Rozana Urkun
LGBTİ+’lara yönelik saldırı ve tutuklama dalgası sürüyor. 13 Eylül sabahı “Ailem Güvende” adı altında yapılan operasyonlarla, Kaos GL, SPoD gibi dernekler başta olmak üzere Türkiye’nin birçok yerindeki derneklere ve LGBTİ+ mücadelesinden arkadaşlarımızın evlerine baskınlar düzenlendi. Eş zamanlı olarak birçok kadın ve LGBTİ+ örgütünün, basın organının, kadın örgütlerinin sosyal medya hesaplarına da erişim engelleri getirildi. İktidar LGBTİ+ olmayı ve LGBTİ+ politikası yapmayı suç haline getiren yasa düzenlemelerini itirazlar sonucu geçiremeyince, yasayı fiilen uygulamaya sokmuş oldu. Nitekim LGBTİ+’ların ve LGBTİ+ hak savunucularının örgütlenme, politika yapma alanı tamamen kısıtlanmış durumda. Bir süredir dijital ağlar üzerinden LGBTİ+’lar ve feministlere yönelik gerçekleştirilen sansür politikası son saldırılarla tüm muhaliflerin üzerine sıçramış oldu.
Nedir Bu Müstehcenlik?
İktidarın LGBTİ+’lara yönelik saldırılarını gerçekleştirirken kullandığı kilit kelime “müstehcenlik”. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamaya göre KAOS GL Derneği’nin internet sitesi ve sosyal medya hesaplarında çocukların erişimine açık şekilde müstehcen içerikli paylaşımlar yapıldığına ilişkin ihbarla birlikte soruşturma başlatıldı. Tanımı ve sınırları oldukça muğlak olan bu kavramı iktidar, kadın bedenini tahakküm altına alma ve LGBTİ+ varlığını cezalandırma aracı olarak kullanıyor. Yani hukuki olarak tamamen bir belirsizlik üzerinden, yargının insanları cezalandırmak için kullandığı bu kavramın altını zorlama bir biçimde “ailenin korunması, ahlak, milli değerler” safsatalarıyla doldurmaya çalışıyorlar. Biraz geriye baktığımızda, bu saldırılardan önce de yetişkinlerin kendi rızasıyla +18 içerikleri satın alabildiği sitelerde içerik üreten kadınlara yönelik operasyonlar ve tutuklamalar gerçekleştirilmişti. Yine uzun süredir trans kadınların yaşadığı yerlerde evlerin mühürlendiğini ve insanların barınma, çalışma, yaşama katılma haklarının bu mühürleme yoluyla gasp edildiğini gördük. Aynı zamanda transların cinsiyet uyum sürecine erişimi de yalnızca yargı paketleriyle değil, idari düzenlemelerle de fiilen engellenmeye başlandı. Şu an birçok trans hormon ilaçlarına erişemiyor çünkü bu hormonlara erişim 18’den 21’e çıkarıldı ve 2026 yılı itibariyle F64 koduyla hormon reçetesi verilmesi fiilen engellendi.
Tüm bunların bize gösterdiği, kadın ve LGBTİ+ olmanın kendisinin müstehcen ve yasaklı olduğuna dair bir toplumsal algı yaratılmaya çalışıldığı. Aynı zamanda çocuğu koruma iddiası, yetişkinlerin bedenleri, cinsellikleri ve cinsiyet kimlikleri üzerinde bir denetim mekanizmasına dönüştürülmüş durumda. Yaratılmaya çalışılan toplumsal ahlak sınırlarının dışındaki herhangi bir davranışta yargı ve tutuklama tehdidiyle karşı karşıya kalmanız an meselesi.
Kimin Ahlakı Bu?
Bugün toplumsal ahlak dediğimiz, bir arada yaşayan insanların ortak değer yargılarını ve uyması gereken temel kuralları ifade eden bu kavram aslında AKP’nin sürekliliğini sağlayacak birtakım sosyal ve sınıfsal düzenlemeleri içeriyor. Bu toplumsal ahlak sınırları içerisinde kadınlara şiddet uygulamak, sokak ortasında insan öldürmek ya da katilleri aklamak kabul edilebilir ancak cinsel yönelimini ve cinsiyet kimliğini özgürce yaşamak, düşüncelerini sansürsüzce ifade etmek kabul edilebilir değil. Ya da çocukların tehlikeli ve iş güvenliği olmayan koşullarda eğitim adı altında sömürülmesi toplumsal ahlak sınırlarını aşmazken LGBTİ+ çocukların hak ve özgürlüklerine LGBTİ+ olmayan çocuklar gibi ulaşabilmesi söz konusu bile değil.
İktidarın, tüm bu toplumsal kuralları insanlara zorla empoze etmek için elinde bulundurduğu birçok araç var. Bunlardan önemli bir tanesi de sosyal medya. İnsanların bilgiye ve birbirlerine erişiminin hiç olmadığı kadar kolaylaştığı bu dijital çağda, sosyal medya aynı zamanda insanların bir araya gelmesini, örgütlenmesini ve ortak itirazlar etrafında harekete geçmesini de kolaylaştırıyor. Tam da bu nedenle sosyal medya, iktidarın denetim altına almak istediği önemli alanlardan biri haline geliyor. Erişim engelleri, hesap kapatmalar ve sansür politikaları yalnızca bilgiye erişimi kısıtlamıyor. Aynı zamanda insanların örgütlenme, bir arada olma ve itiraz etme imkanına da saldırıyor. Bir yanıyla da sosyal medyada yapılan algı çalışmalarıyla da LGBTİ+’ların bir düşmanmış, insan dışı varlıklarmış gibi gösterilmesi hedefleniyor. Makbul olanın, kabul görenin dışında varoluşlarmış gibi, bu sebeple de tüm bu evlerinden edilme, işsiz bırakılma, dışlanma, tutuklama saldırılarını hak ettikleri düşüncesi normalleştiriliyor.
Her gün bir yanıyla maruz kaldığımız diziler de bu politikanın bir parçası haline gelmeye başladı. Ekranlarda muhafazakar aileler, gündelik hayatın gerçekliklerinden kopuk; geçim derdiyle, savaş tehdidiyle, güvencesizlikle burun buruna yaşamayan steril hayatlar izliyoruz. Cinselliğin sansürlendiği, kadınların itaatkar ve makbul rollere sıkıştırıldığı, LGBTİ+’ların ise neredeyse hiç var olmadığı bu dünyada, Türkiye’de yalnızca belirli bir hayat biçimi yaşanıyormuş gibi bir tablo kuruluyor. Buna karşılık kadın düşmanlığı, şiddet ve erkeklik çoğu zaman olağanlaştırılarak karşımıza çıkıyor bu dizilerde.
Ancak bu dizilerin kurduğu dünya ve gerçeklik arasındaki mesafenin herkes farkında. Bugün eski dizilere duyulan özlemin, sansürlenen sahneler ve diziler üzerinden yapılan tartışmaların bu kadar görünür olması tesadüf değil. Çünkü diziler yalnızca eğlendiren ya da vakit geçirmeye yarayan araçlar değil, bu diziler aracılığıyla hangi hayatların görünür, hangi ilişkilerin meşru, hangi kadınların “makbul” kabul edileceğine dair bir kabul de yaratılıyor. AKP’nin muhafazakar toplum tahayyülü içerisinde televizyon ekranlarında da belirli bir aile, kadınlık ve toplumsal yaşam profilinin öne çıkarılması, buna uymayanların ise görünmezleştirilmesi, toplumsal gerçekliğin kendisini değiştirmese bile onun nasıl görülmesi gerektiğine ilişkin bir çaba olarak karşımıza çıkıyor. Ancak ekranlarda ne kadar steril bir dünya kurulursa kurulsun hepimizin bildiği tek şey gerçekliğin bu olmadığı. Yoksulluk, güvencesizlik, şiddet, kadın cinayetleri ya da LGBTİ+’lara yaşatılan hak ihlalleri ekranlardan silindiğinde ortadan kalkmıyor. Aksine, gerçekliğin kendisi ile ekranda bize izletilmeye çalışılan hayat arasındaki fark daha da görünür hale geliyor.
Aile Yılı ve Zor Yoluyla Muhafazakarlaştırma Politikaları
AKP iktidarı geçtiğimiz yılı “aile yılı” ilan ederken bunu sadece kağıt üzerinde bırakmayarak hayatın her alanında bu doğrultuda düzenlemeler yapmaya başlamıştı. 18-25 yaş arasında evlenecek gençlere maddi destekten tutun da çocuk desteklerinin artırılmasına, evleneceklere konut desteği sağlanmasına kadar birçok teşvik duyuruldu. “Milli ve manevi değerler, ailenin ve çocukların korunması” gibi sınırları ve amacı belli olmayan kavramlarla LGBTİ+ düşmanlığı körüklendi. Ya da geçtiğimiz günlerde Milli Eğitim Bakanlığının açıklamasıyla birlikte kadın öğretmenlerin giydiği etekten tayta kadar kısıtlama getiren bir düzenleme hayata geçirildi. Tüm bunların çocukların güvenliğini öncelediği yalanlarına iktidarın kendi kitlesi bile artık inanmıyor, nitekim çocukların güvenliğinin asıl devlet eliyle ihmal edildiğinin, çocukların MESEM’lerde iş cinayetinde katledilmesinin sıradan bir olgu haline getirildiğinin farkındalar.
Muhafazakarlaşma ve AKP sınırları içerisinde bir “aile yaratma” çabaları toplumun asıl sorunlarının; yoksulluğun, işçileşmenin, kadın cinayetlerinin önüne geçemiyor. Kadınlar, çocuklar kutsanan ailelerin içerisinde güvende değil.
Peki Gerçekten Kimin Ailesi Güvende?
AKP, işçileşen ve giderek yoksullaşan erkeklere kaybettikleri “erkekliği” yeniden tahsis amacıyla kadına şiddete cezasızlığı norm haline getiriyor ve gerçek olmayan bir düşman yaratarak LGBTİ+’lara nefreti körüklüyor. Ekonomik kriz sebebiyle istediği yaşam koşullarına sahip olamayan, giderek yoksullaşan, işsiz kalan erkekler, AKP’nin hedef göstermesiyle öfkelerini hedef gösterilen LGBTİ+’lara, yönlendiriyor. Yani kadın düşmanlığı ve LGBTİ+ nefreti kırılan erkekliklerini onarmak için bir araç haline geliyor. Kadın ve LGBTİ+’lara yöneltilen bu saldırılar sayesinde asıl düşman unutturuluyor. Ancak bu saldırıların sadece kadın ve LGBTİ+’larla sınırlı kalacağını düşünmek hatalı olur.
Bugün tüm sosyalistlerin, devrimcilerin, muhalefeti örgütlemeye çalışan herkesin düşünmesi ve üzerine söz söylemesi gereken bir konu LGBTİ+ düşmanlığı. AKP’nin, toplumun dışına itmeye çalıştığı LGBTİ+’lar üzerinden gerçekleştirmeye çalıştığı susturma ve tutuklama dalgası, mevcut düzen karşısında söz söyleyen herkese aynı tutuklama sopasının gösterileceğinin bir kanıtı.
Bu insanlar neyden dolayı yargılanıyor diye bakmak gerçekten önemli. Saldırıların karşısında bütünlüklü bir mücadele örülmezse bu saldırıların birçok şeyin başlangıcı olduğunu görmek gerekiyor. Örgütlenme, düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik ciddi saldırılarla toplumu yeniden dizayn etme ve bu sınırlar içerisinde hareket etmeyen herkesi susturma, sindirme ve yok etme politikalarının karşısında mücadele edenler olmadıkça güç kazanacağı aşikar. Burada kastettiğim saldırılan kesim LGBTİ+’lar olduğunda ne olduğu tam olarak da belli olmayan, göstermelik açıklamalarla iktidarın karşısında durmaya çalışmanın yeterli olmayacağı. Çünkü LGBTİ+’lar güvende olmadığı sürece kimse güvende olmayacak. Ailemiz güvende argümanıyla iktidar en çok da gecesi gündüzü belli olmadan çalışan, yine de ayın sonunu getiremeyen, çocukları okullarda dahi güvende olmayan ailelere savaş açmış durumda. Bu savaşın tek hedefi LGBTİ+’lar olmayacak yani.
“Ailem Güvende” denirken kimin ailesinden, kimin güvenliğinden söz edildiğini gayet iyi biliyoruz ancak yine de herkes duyana, görene, bilene kadar sormaya devam edelim. Çünkü LGBTİ+’ları güvensizleştiren, kadınların bedenlerini denetleyen ve itaat etmeyenleri susturan bir düzenin güvenliğini sağlamak doğrudan bizim hayatımıza ve güvenliğimize saldırı anlamına geliyor. LGBTİ+’lar güvende değilse hiçbirimiz güvende değiliz.
Fotoğraf: Ali Dinç / csgorselarsiv.org
Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
