
Dilan İpek
“Bir av partisinin en masumu avın ta kendisi değil midir?
Avcı silah kuşanır. Ganimetlerin doğal ortamına sızar. Ona hissettirmeden yaklaşmak, onu iyice görmek, aman ha görünmemek için kamuflajını kuşanır. Mutlak sessizlik ister. Duyulmaması mühimdir. Etrafındaki her şeyi susturur.
Şşt!
Av başladı bile.
Kulaklarımız sağır olana kadar susalım.”
Bu sözlerle başladı Hande Ortaç’ın Sus romanı.
Av metaforu, üzerine düşünülmesi gereken bir anlatım biçimi biz okuyucular için. Av neydi, avcı kimdi, neden susmalıydık ya da neye susmalıydık? Tabii ki sabırla sayfaları çevirdikçe bu sorulara cevaplar bulacaktık.
Öncelikle şunu söylemek gerekir ki roman, okuyucuya düz bir anlatım sunmuyor. Hatta ilk başta sanki birbirinden farklı, bağımsız şeyler okuyor hissine kapılıyoruz; belki biraz kafamız karışıyor ya da anlamıyoruz ama merak ediyoruz. “Bunun bununla ne alakası var?” diye diye okumaya devam ediyoruz.
Romanın içindeki farklılıklar bize bölümlerle veya ara başlıklarla verilmemiş; her parçayı karakterlerin değişimiyle, diyaloglarla, tonlamalarla ve fontlarla ayırt ediyoruz.
Biraz da romanın içeriğine gelecek olursak; bu bir suç romanı, iki ayrı şekilde ve iki ayrı sebepten işlenen iki cinayet. Ama roman aynı zamanda bambaşka yerlerde ve durumlarda olan kadınların da hikâyesi.
Romanın başında bizi Erkek karakteri karşılıyor. Erkek, bir sosyal medya trolü. Duyduğu bir tıkırtı sesinden korkan, sokaktan geçen bir aracın sireniyle paniğe kapılan, en sonunda mehter marşı ile modunu bulan bir karakter. Bireysel bir trol olarak düşünmeyelim Erkek’i; kurumsallaşmış, şirket gibi çalışan bir yapının içerisinde. Sosyal medyada avatarlar yaratıyor, çektiği videolarla nasıl trollük yapılabileceğinin “dersini veriyor”, kendisini siber savaşın bir askeri olarak tanımlıyor.
Erkek’i okumak güçlü bir rahatsızlık hissettirdi bana. Saklandığı evinde yaptığı sosyal medya paylaşımlarıyla kendinde güç bulan, bu gücü kadınlara yönelik saldırı paylaşımlarıyla hayata geçiren bir karakter. Belki de bu kadar rahatsızlık duymamın sebebi, hepimizin bir kez bile olsa böyle bir saldırıya maruz kalmış olmamızdır.
Ardından hikâyeye Kadın dahil oluyor. Nerede olduğunu ve ne yaptığını başta anlamıyoruz. Elinde bıçağı, karnında bebeği, bir battaniyenin altında saklanıyor. Kadın her doğrulmaya çalıştığında sanki çaresizlik hissi yayılıyor etrafa.
Kadın ve Erkek’in yolları bir apartman dairesinde kesişiyor.
Kadın, Erkek’in ne yaptığını, neyden korkup saklandığını anlamaya çalışıyor. Erkek ise korkuyor; hem Kadın’dan hem de ifşa olmaktan.
Dairede geçirdikleri süre içerisinde tartışıyorlar, kavga ediyorlar, sırlarını ortalığa döküyorlar. Bu tartışmalar bize karakterlerin iç dünyalarını açık bir şekilde gösteren, ustaca kurulmuş diyaloglar şeklinde ilerliyor.
Biz daha Kadın ve Erkek’i okuyup anlamaya çalışırken kendimizi Cinayet Büro Amirliği’nde buluyoruz. Göreve yeni başlayan, biri kadın diğeri erkek, iki genç polis memuruna caka satan başkomiseri görüyoruz.
Detaylara girmeyelim ama birkaç cümle bile okuduktan sonra kadın olan polise karşı cinsiyetçi yaklaşım hemen gözümüze batmaya başlıyor. Çay istemeler, ciddiye almamalar, operasyona giderken kadın polisi büroda bırakmalar ilk karşılaştığımız “hafif” cinsiyetçilikler. Cinayet dosyalarındaki detaylardan önemli ipuçları çıkaran kadın polisin ciddiye alınmaması, kurumlara sirayet eden cinsiyetçiliğin geldiği aşamaları göstermesi açısından oldukça çarpıcıdır. Cinayet büroda cinayeti çözecek durumdasınız fakat ciddiye alınmıyorsunuz, çünkü kadınsınız.
Bu da sanki başka bir öykü…
Bir de ara ara dümdüz bir fontla yazılmış, bazen kısa bazen uzun, adeta iç dökme metinlerine benzeyen sayfalar dolaşıyor aralarda.
“E, bu da nesi?” dememiz gerekiyor gibi.
Çok geçmeden anlıyoruz, o sayfalar Sinem’in günlüğünden dökülmüş önümüze.
Sinem, üniversite öğrencisiyken çalışmak zorunda olan bir genç kadın. Aşkları, arkadaşlıkları, hataları, fikirleri hiç yabancı değil bize. Şiddet sarmalına dönen ilişkisi de bu ilişkiden çıkmaya çalışırken sarıldığı dostları da çok tanıdık.
Yazar, romanın başında her karakterin kendi dünyasını kuruyor. Okurken Erkek’i bir yerde, Kadın’ı bir yerde, Sinem’i başka bir yerde görüyoruz. Önce parçaları, sonra büyük resmi gördüğümüz bu romanda aslında her kısım bir öncekini farklı değerlendirmemizi sağlayacak yeni bilgiler sunuyor.
Aynı zamanda farklı olay örgüleriyle, farklı kadınlık deneyimlerini gösteriyor bize.
İnternetteki kadın düşmanı saldırılar, iş yerinde yaşanan cinsiyetçilik, romantik ilişkiler içindeki şiddet; hepsi başka bir olay gibi görünerek birbirine bağlanıyor. Aslında bizim farklı sanabildiğimiz her şey, belki de birbiriyle iç içe geçen olgular olarak karşımızda duruyor.
Özellikle kadın karakterleri tek bir merkeze toplamak yerine farklı hayatlara dağıtmak, şiddetin ve cinsiyetçiliğin sadece birkaç andan ve hâlden ibaret olmadığını daha da somutlaştırıyor.
Sokakta, iş yerinde, evde, internette karakterler ve ilişkiler değişse bile güç ilişkilerindeki kalıpların değişmesi görünenden çok daha zor. Hande Ortaç bize bunu bir kez daha fark ettiriyor.
Benim yazdıklarım da bir oradan bir buradan oldu, zaman zaman dağıldı.
Toplayabildiğimi topladım, toplayamadığımı dağınık bıraktım. Ama romanın akışı bana ancak bunu yaptırabildi.
Yukarıda da belirttiğim gibi, bu romanı bir suç hikâyesi olarak ele almak elbette mümkün; ancak bu cinayetler sadece olay örgüsünü ilerleten araçlar değil. Aynı zamanda kadınların maruz kaldığı farklı şiddet biçimlerinin, güç, iktidar ve adalet konularının farklı yönleriyle değerlendirilmesinin bir yöntemi.
İşlenen iki farklı cinayet, romanın inceleneceği temel noktayı oluşturuyor. İki cinayetin de işlenişindeki temel duygu ve motivasyon çok başka.
Cinayetlerin ilkinde, küçüklüğünden beri istismara uğramış Kadın’ın kendisine şiddet uygulayan kocasına özsavunma uygulayışını görüyoruz. Diğer cinayette ise kendisine internette yarattığı güç alanını gerçek hayata taşıyan Erkek’in sırf “kendi toplumsal ve ahlaki değerlerine” uymadığı için bir kadının peşine düşmesini ve onu katletmesini okuyoruz.
Bu iki farklı olayda suçun büyüklüğü aynı mıydı? Kadın ve Erkek için aynı adalet mi tecelli edecekti? Av kimdi? Avcı hangisiydi? Adalet neydi, neyi gerektirirdi?
Peki aynı suçu işleyen iki kişiye aynı ceza mı verilmeliydi? Adalet, eşitlik miydi?
Kadın’ın işlediği cinayet, yıllarca maruz kaldığı şiddetin ve hayatta kalma mücadelesinin içinde ortaya çıkıyor. Erkek ise kendisine yöneltilmiş herhangi bir tehdidi ortadan kaldırmak için değil, kendi kurduğu ahlaki dünyanın dışına çıkan bir kadını cezalandırmak için şiddete başvuruyor. Birinde hayatta kalmaya çalışan birinin eylemi, diğerinde ise kendisini yargıç ve cezalandırıcı yerine koyan birinin eylemi var. Bu durumda sadece “Sonucunda ne oldu?” sorusunu değil, aynı zamanda “Bu olay neden oldu, nasıl ortaya çıktı?” sorusunu da sormamız gerekiyor. Aynı zamanda bu eylemlerin hangi güç ilişkileri ile kurulduğu da önemli bir noktada duruyor.
Kitap bize bu soruların doğrudan bir cevabını vermiyor fakat bu kavramlar ve tartışmalar üzerinde yeniden düşünmemize aracılık ediyor.
Belki bu roman da bir av oyunuydu biraz. İpuçlarını yakaladığımız, karakterleri ayrı ayrı gözlemlediğimiz, en sonunda parçaları birleştirip tamamladığımız bir bulmaca gibi.
Ama şunu da önemli bir nokta olarak ortaya koydu ki roman; artık dijital dünyada yaşanan linç kültürü gerçek hayata çok kolay bir şekilde taşınabiliyor. Dijital alan, özellikle sosyal medya internet trolleri ile dolu. Anonim bir kimliğin arkasında yaratılmış olan güç ve iktidar alanı, bu trolleri belki de gerçek dünyadan her gün biraz daha koparıyor. Aldıkları her bir beğeni, her bir yorum ve kısmen gündeme etki etme gücü, bu kişilere hayatın içinde de istedikleri gibi “racon kesme” güveni veriyor. Erkek karakteri tam bu inceliklerle yaratılmış görünüyor.
Ama önemli olan noktalardan bir tanesi de şu ki; bu kimliklerin ve güç ilişkilerinin hiçbiri bir anda ortaya çıkmadı. O sanal dünyada gördüğümüz her şey yıllardır ilmek ilmek işleniyor, parçalar yerlerine oturtuluyor. Bu nedenledir ki hiçbir trol, tek başına bir trol olarak değerlendirilmemeli; bu toplumsal nefret ve kadın düşmanlığı, sistemin yarattığı bireylerin birer sanal gölgesi. Bu yüzden artık internette olan internette kalmıyor.
Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
