Sabriye Akkul
Elena Ferrante’nin Karanlık Kız romanıyla kitabı okumadan önce karşılaştım. Bir arkadaşımın uzun zamandır Napoli Romanları’nı okumamı önerdiği bir dönemdeydim. Ancak Ferrante’nin dünyasına girişim bu romanlarla değil, Maggie Gyllenhaal’ın yönettiği Karanlık Kız uyarlamasıyla oldu. Bu durum, romanı okuma deneyimimi de belirli ölçüde şekillendirdi. Leda’yı düşünürken Olivia Colman’ın yüzünü, Nina’yı düşünürken Dakota Johnson’ın beden dilini zihnimden tamamen ayırabildiğimi söyleyemem. Bazı uyarlamalar kaynak metnin önüne geçer; bazılarıysa metnin içinde yaşamaya devam eder. Karanlık Kız benim için ikinci gruba dahil oldu.
Roman, İngiliz edebiyatı profesörü olan Leda’nın tek başına çıktığı bir deniz tatili sırasında tanıştığı genç anne Nina ve küçük kızı Elena etrafında şekillenir. İlk bakışta anlatının merkezinde annelik vardır. Leda’nın kendi kızlarıyla ilişkisi, Nina ile Elena arasındaki yoğun bağ ve roman boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkan bakım verme meselesi, okuru sürekli annelik üzerine düşünmeye davet eder. Bu nedenle Karanlık Kız çoğu zaman “anneliğin karanlık tarafları” üzerine kurulmuş bir roman olarak okunur. Gerçekten de Ferrante, anneliğin kutsallaştırılan yönünü sorgulayan, bakım emeğinin görünmez yükünü ve kadınların bu yük karşısında yaşadığı çelişkileri cesurca görünür kılar. Ancak roman ilerledikçe bu sorgulamanın yalnızca anneliğe değil, insanların birbirleriyle kurdukları bağlara, yakınlığın sınırlarına ve sevgiye rağmen aşılamayan mesafelere de uzandığı görülür.
Ne var ki romanı bitirdikten sonra aklımda kalan şey annelik meselesinden çok başka bir yerde duruyordu. Aradan zaman geçmesine rağmen romanı neden unutamadığımı düşündüğümde, beni etkileyen şeyin annelikten çok ilişkiler olduğunu fark ettim. Daha doğrusu, kurulamayan ilişkileri.
Çünkü Karanlık Kız’da karakterler arasında bağlar vardır; ancak bu bağların hiçbiri tam anlamıyla tamamlanmış görünmez. Leda kızlarını sever ama onlardan uzaklaşmak ister. Nina ile Elena birbirlerine son derece bağlı görünürler ama bu yakınlık bile kırılgan bir zeminde durur. Leda’nın kendi annesine dair anıları ise sevgiyle örülü olduğu kadar korkuyla da örülüdür. Roman boyunca insanlar birbirlerine yaklaşırlar, birbirlerini anlamaya çalışırlar; ancak aralarında her zaman kapanmayan bir mesafe kalır.
Bu nedenle Karanlık Kız’ı yalnızca annelik üzerine bir roman olarak okumak eksik kalıyor gibi geliyor bana. Ferrante’nin anlatısı yalnızca anneliğin çelişkileriyle değil, insanların birbirlerine neden ulaşmakta zorlandıklarıyla da ilgileniyor. Sevginin her zaman yakınlık üretmediği, bakımın her zaman güven duygusu yaratmadığı ve bazı ilişkilerin tüm çabaya rağmen eksik kaldığı bir dünya kuruyor. Belki de romanın asıl rahatsız edici gücü burada yatıyor: İnsanların birbirlerini sevmelerine rağmen birbirlerine tam anlamıyla ulaşamayabileceklerini göstermesinde.
Bir Başkasının Hayatına Bakarken
Karanlık Kız, kızlarının Kanada’ya taşınmasının ardından ilk kez tamamen yalnız kalan Leda’nın çıktığı yaz tatiliyle başlar. İngiliz edebiyatı profesörü olan Leda, İyonya kıyısındaki küçük bir sahil kasabasında geçireceği bu tatili başlangıçta bir dinlenme fırsatı olarak görür. Ancak roman boyunca açıkça hissedilir ki bu yalnızlık, dinlenmekten çok geçmişle yüzleşmenin koşullarını hazırlamaktadır.
Leda’nın günleri büyük ölçüde aynı ritim içinde ilerler. Sabahları kumsala gider, kitap okur, insanları izler ve kendi düşüncelerine çekilir. Ferrante’nin anlatısında bu bakışın özel bir yeri vardır. Leda çoğu zaman olayların merkezinde değil, kıyısındadır. İnsanları izler, onların arasındaki ilişkilere dikkat kesilir ve gördüklerinden kendi hayatına uzanan anlamlar çıkarmaya çalışır.
Romanın dengesi de kumsalda karşılaştığı kalabalık Napolili aileyle birlikte değişmeye başlar. Özellikle genç anne Nina ve küçük kızı Elena, Leda’nın dikkatini giderek daha fazla çeker. İlk bakışta aralarındaki ilişki son derece tanıdık görünür. Birlikte oynarlar, birlikte yüzerler, birbirlerinden neredeyse hiç ayrılmazlar. Elena’nın dikkati sürekli annesine yönelmiştir; Nina da aynı yoğunlukla kızına karşılık verir.
Fakat Ferrante bu ilişkiyi yalnızca sıcaklık ve şefkat üzerinden kurmaz. Leda’nın bakışları derinleştikçe anne ile kız arasındaki bağın başka yönleri de görünür olmaya başlar. Elena’nın annesine duyduğu ihtiyaç zaman zaman bir bağımlılığa dönüşür. Nina’nın ilgisi ise sevgiyle birlikte tükenmişlik ve sıkışmışlık duygularını da taşır. Birbirlerine bu kadar yakın olmaları, aralarındaki ilişkinin kusursuz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, Ferrante yakınlığın içinde büyüyen huzursuzlukla ilgilenir. Bu huzursuzluk yalnızca iki kişi arasındaki ilişkiye ait değildir. Aynı zamanda kadınlardan beklenen annelik performansıyla da ilgilidir. Nina’nın yaşadığı sıkışmışlık, çocuğunu sevmediğinden değil; sevgiyle bakım verme yükümlülüğünün neredeyse kesintisiz bir emeğe dönüşmesinden kaynaklanır. Bu durum roman boyunca küçük ama etkili ayrıntılarla hissettirilir. Elena’nın gözünü sürekli annesinden ayıramaması, en ufak bir huzursuzlukta yeniden Nina’ya yönelmesi ve annesinin ilgisini kesintisiz talep etmesi, Nina’nın kendisine ait bir alan yaratmasını neredeyse imkânsız hâle getirir. Üstelik kalabalık ailesinin içinde olmasına rağmen bu yük gerçekten paylaşılmaz; çevresindekiler Nina’nın bakım veren kişi olmasını sorgulamaz, aksine bunu doğal kabul eder. Böylece annelik, yalnızca sevgiyle açıklanabilecek bir ilişki olmaktan çıkar; sürekli sürdürülmesi beklenen görünmez bir emek ve toplumsal bir performansa dönüşür. Ferrante’nin dikkati de tam bu noktaya yönelir. Nina’nın yaşadığı yorgunluk ya da zaman zaman kaçma isteği, anneliğin başarısızlığı değil; kadınlardan beklenen kusursuz annelik idealinin yarattığı baskının sonucudur. Ferrante’nin dikkat çektiği noktalardan biri de burada ortaya çıkar. Anne ile çocuk arasındaki ilişkiyi doğal ve kendiliğinden bir bağ olarak göstermek yerine, bu ilişkinin kadınlar üzerinde yarattığı görünmez baskıyı da görünür kılar.
Belki de bu yüzden Leda’nın ilgisi zamanla merakı aşar. Nina ve Elena’yı izlerken yalnızca onların hayatlarına bakmaz; kendi geçmişine de bakmaya başlar. Genç annenin hareketlerinde kendisini, küçük kızın bakışlarında ise kendi çocuklarını görür. Kumsalda yaşanan sıradan görünen anlar, yıllardır bastırılmış hatıraları yüzeye çıkarır. Kaybolan bir oyuncak bebek, kısa bir sohbet ya da uzaktan izlenen bir sahne bile Leda’nın belleğinde beklenmedik çağrışımlar yaratır.
Oyuncak bebeğin kaybolması, ilk bakışta sıradan bir olay gibi görünse de romanın en güçlü simgesel kırılmalarından birine dönüşür. Elena’nın bebeğine duyduğu bağlılık, aslında annesiyle kurduğu ilişkinin bir uzantısı gibidir. Bebek kaybolduğunda yalnızca bir oyuncak eksilmez; anne ile çocuk arasındaki güven duygusu da sarsılır. Leda’nın bebeği kimseye söylemeden yanında tutması ise romanın en rahatsız edici anlarından biridir. Bu davranışın mantıklı bir açıklaması yokmuş gibi görünür; ancak ilerledikçe bunun Leda’nın kendi anneliğiyle kurduğu karmaşık ilişkinin dışavurumu olduğu anlaşılır. Bebeği sakladıkça geçmişini de yanında taşır; çocuklarından uzaklaştığı yılları, suçluluk duygusunu ve bastırdığı anıları yeniden yaşamaya başlar. Böylece oyuncak bebek, yalnızca Elena’nın oyuncağı olmaktan çıkar; Leda’nın belleğini harekete geçiren ve romanın psikolojik katmanlarını açığa çıkaran bir nesneye dönüşür.
Romanın asıl hareket noktası da burada ortaya çıkar. Çünkü Nina ve Elena’nın hikayesi ilerledikçe anlatının ağırlık merkezi onların hayatından Leda’nın iç dünyasına kayar. Ferrante, bir başkasının hayatına bakmanın bazen insanın kendisinden kaçmasını değil, tam tersine kendisine yaklaşmasını sağladığını gösterir. Leda’nın kumsalda izlediği şey yalnızca genç bir anne ile küçük kızı değildir; aynı zamanda yıllardır peşini bırakmayan kendi anneliğidir. Leda’nın Nina’ya duyduğu ilgi yalnızca geçmişe duyulan bir özlemden kaynaklanmaz. Nina’da kendi gençliğinin izlerini görür; ancak belki daha da önemlisi, onun henüz adını koyamadığı huzursuzluğu fark eder. Çünkü Leda’nın yıllar önce deneyimlediği çelişki, Nina’nın hayatında da kendini göstermektedir: Sevilen bir çocuğa duyulan bağlılık ile birey olarak var olma arzusu arasındaki gerilim.
Bu gerilim romanın mekanında da karşılığını bulur. Leda’nın sık sık baktığı deniz ve uzakta beliren deniz feneri, anlatının sessiz ama etkili simgelerinden biridir. Deniz feneri normalde yön gösteren, güven veren bir yapı olarak düşünülür. Oysa Ferrante’nin romanında bu güven duygusu hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmez. Deniz feneri hep görünür, fakat karakterlerin içsel yönsüzlüğünü ortadan kaldırmaz. Leda’nın geçmişiyle, Nina’nın bugünüyle ve ikisinin de kendilerine ait bir yaşam kurma arzularıyla birlikte düşünüldüğünde deniz feneri, ulaşılması istenen ama hiçbir zaman tam olarak varılamayan bir dinginliği simgeler. Roman boyunca karakterler birbirlerine yaklaşırlar; ancak tıpkı uzaktan görülen deniz feneri gibi, aralarındaki mesafe hiçbir zaman bütünüyle kapanmaz.
Yakınlığın Ağırlığı
Nina ile Elena arasındaki ilişki romanın merkezinde duruyor. İlk bakışta bu ilişkiyi tanımlamak oldukça kolay görünüyor. Birbirine düşkün bir anne ve annesine sıkı sıkıya bağlı bir çocuk. Elena sürekli Nina’nın yanında olmak istiyor; Nina da dikkatini büyük ölçüde kızına yöneltiyor. Kumsalda geçen sahnelerin önemli bir kısmı da bu birlikteliğin etrafında şekilleniyor.
Ancak Ferrante bu ilişkiyi idealize etmiyor. Anne ile kız arasındaki yakınlığı sıcak ve güvenli bir alan olarak göstermekle yetinmiyor; bu yakınlığın yarattığı ağırlığı da görünür kılıyor. Elena’nın annesine duyduğu ihtiyaç zaman zaman oyunun ve sevginin ötesine geçiyor. Nina’nın ilgisi ise yalnızca şefkatten ibaret görünmüyor. Roman ilerledikçe bu ilişkinin içinde yorgunluk, huzursuzluk ve sıkışmışlık duyguları da belirginleşiyor. Anne ile çocuk arasındaki bağ ne kadar güçlenirse, bireysel sınırları korumak da o kadar zorlaşıyor. Ferrante tam da bu çelişkinin izini sürüyor.
Bu noktada dikkat çekici olan şey, Ferrante’nin taraflardan birini haklı ya da mağdur konumuna yerleştirmemesi. Nina’nın yaşadığı baskı da görünür durumda, Elena’nın ihtiyaçları da. Anne olmanın yükü anlatının önemli parçalarından biri olsa da roman bununla yetinmiyor. Asıl sorgulanan, sevginin hangi noktada bireyin özgürlüğünü sınırlayan bir ilişkiye dönüşebildiği.
Çünkü yakınlık her zaman huzur üretmiyor. Nina ile Elena arasındaki ilişki dışarıdan bakıldığında son derece sağlam görünse de anlatının içinde sürekli kaygı, bağımlılık ve sınırların belirsizleşmesi dolaşıyor. Bu nedenle Ferrante yakınlığı güven veren bir duygu olarak değil, aynı zamanda insanı kuşatabilen bir deneyim olarak da ele alıyor.
Leda’nın bu ilişkiye gösterdiği ilgi de biraz buradan kaynaklanıyor. Nina ve Elena’yı izledikçe kendi geçmişine dönüyor; onların ilişkisinde yalnızca genç bir anne ile küçük kızını değil, kendi hayatından izleri de görmeye başlıyor. Böylece romanın odağı yavaş yavaş annelikten uzaklaşıyor ve insanların birbirlerine neden hem ihtiyaç duyduklarını hem de birbirlerinden uzaklaşmak istediklerini sorgulayan daha geniş bir ilişki anlatısına dönüşüyor.
Bu nedenle Karanlık Kız’daki anne-kız ilişkisini yalnızca sevgi üzerinden okumak eksik kalıyor. Ferrante’nin ilgisi, sevginin var olup olmamasından çok, bu sevginin insanlar arasında nasıl dolaştığıyla ilgili. Nina kızını seviyor. Leda da kızlarını seviyor. Roman boyunca annelerin çocuklarına duydukları sevgiden neredeyse hiç şüphe etmiyoruz. Buna rağmen sevgi tek başına güven, huzur ve bütünlük üretmeye yetmiyor.
Belki de romanın en rahatsız edici taraflarından biri burada ortaya çıkıyor. Çünkü Ferrante’nin görünür kıldığı şey yalnızca anneliğin zorlukları değil, anneliğe ilişkin toplumsal beklentiler. Kadınlardan çoğu zaman sevmeleri, bakım vermeleri ve ihtiyaç duyulan kişi olmaları bekleniyor. Bu beklentiler o kadar doğal kabul ediliyor ki onların yanında beliren başka duygular çoğu zaman konuşulamıyor. Oysa Ferrante, anneliğin yalnızca şefkatten ibaret olmadığını; yorgunluk, öfke, kaçma isteği, bıkkınlık ve yalnız kalma arzusunu da içinde barındırdığını hatırlatıyor. Bu nedenle Leda’nın hikayesi, fedakârlıkla kutsanan geleneksel annelik anlatılarından ayrılıyor. Roman anneliği değişmez bir kimlik olarak değil, sürekli yeniden müzakere edilen bir deneyim olarak ele alıyor.
Nina ile Elena arasındaki ilişkiye baktığımızda da aynı gerilimle karşılaşıyoruz. Birbirlerine duydukları sevgi açıkça ortada. Ancak Ferrante’nin anlatısı bu sevginin bütün sorunları çözdüğünü iddia etmiyor. Tam tersine, bazen sevginin kendisi de bir yük haline gelebiliyor. Özellikle kadınların sevgiyi sürekli vermekle, çocukların ise o sevginin merkezinde yaşamakla yükümlü görüldüğü ilişkilerde bu yük daha da ağırlaşıyor. Bu yüzden Karanlık Kız yalnızca annelik üzerine bir roman değil; aynı zamanda kadınların kendilerine ait bir alan açma mücadelesi, sevgi ile özgürlük arasındaki gerilim ve yakınlığın ağırlığı üzerine kurulmuş bir anlatı.
Ferrante, anne ile çocuk arasındaki ilişkiyi idealize etmek yerine onun içindeki çatlakları görünür kılıyor. Elena’nın oyuncağının kaybolması da bu çatlaklardan birini açığa çıkarıyor. İlk bakışta önemsiz görünen bu olay, roman ilerledikçe yalnızca bir oyuncağın kaybı olmaktan çıkıyor; anne, çocuk ve aralarındaki bağ hakkında söylenemeyen pek çok şeyi görünür kılan güçlü bir simgeye dönüşüyor. Leda’nın bebeği yanında tutması ve ondan bir türlü vazgeçememesi, geçmişiyle kurduğu sorunlu ilişkinin de somut bir ifadesi hâline geliyor. Üstelik bebeğin giderek kirlenmesi ve kötü kokmaya başlaması, bastırılmış suçluluk duygusunu neredeyse elle tutulur bir nesneye dönüştürüyor. Böylece Ferrante, en sıradan görünen bir eşyayı bile karakterlerin iç dünyasını açığa çıkaran güçlü bir anlatı aracına dönüştürüyor.
Roman boyunca bağ kurmak ile özgür kalmak arasında çözülemeyen bir gerilim hissediliyor. Ferrante özellikle kadınların ilişkiler içinde nasıl konumlandığını sorguluyor. Çünkü kadınlardan çoğu zaman başkalarıyla ilgilenmeleri, bakım vermeleri ve kendilerini ilişkiler aracılığıyla tanımlamaları bekleniyor. Bu nedenle özgürlük ile bağlılık arasındaki çatışma kadın karakterlerin hayatında daha belirgin hâle geliyor. Leda’nın hikayesi de bu çatışmanın kesin bir çözüme ulaşmadığını gösteriyor. Ferrante okura bir cevap vermekten çok, sevgi ile özgürlük arasında kurmaya çalıştığımız dengenin neden bu kadar kırılgan olduğunu düşündürüyor.
Kaynaklar
Elena Ferrante, Karanlık Kız, çev. Eren Yücesan Cendey, Everest Yayınları, İstanbul, 2017, 148 s.
https://altyazi.net/yazilar/elestiriler/karanlik-kiz-donguyu-kirma-cesareti/
https://catlakzemin.com/karanlik-kiz-ezici-sorumluluklarin-altinda-bencilliklerin-golgesinde/
https://www.5harfliler.com/ledaya-ninaya-ve-hayata-dair-kayip-karanlik-kiz/
Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
