Ecehan Balta ile Söyleşi

Halkların İklim Zirvesi Toplumsal Cinsiyet, Beden Politikaları ve Ayrımcılık Çalışma Kozasından Ecehan Balta ile COP31 ve Halkların İklim Zirvesi süreci üzerine söyleşi gerçekleştirdik.

COP31 sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu zirvenin iklim kriziyle mücadeledeki rolü ve sınırları sizce nelerdir?

COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek. Bu durum, iklim krizinin Türkiye’de daha geniş toplum kesimleri tarafından tartışılması, yerel ekoloji mücadelelerinin uluslararası alanda görünürlük kazanması ve Türkiye’nin iklim politikalarının sorgulanması açısından önemli bir fırsat yaratıyor. COP süreçleri, devletlerin emisyon azaltımı, uyum, iklim finansmanı, kayıp ve zarar, adil geçiş ve teknoloji transferi gibi konularda müzakere yürüttüğü temel uluslararası zemin olmaya devam ediyor. İklim krizinin sınır tanımayan niteliği düşünüldüğünde, böyle bir çok taraflı mekanizmadan vazgeçmek mümkün değil.

Fakat COP’ların varlığı ile iklim krizini durdurabilecek kararların alınması arasında büyük bir mesafe bulunuyor. Bu süreçler devletlerin kısa vadeli ekonomik çıkarları, fosil yakıt bağımlılıkları ve sermaye gruplarının etkisi altında ilerliyor. Küresel Kuzey ülkeleri tarihsel sorumluluklarına uygun bir iklim finansmanı sağlamaktan kaçınırken, Küresel Güney ülkelerine kredi, borçlanma ve piyasa mekanizmaları öneriliyor. İklim politikası giderek karbon ticareti, teknolojik yatırım ve yeni finansal araçlarla tanımlanıyor. Böylece iklim krizini üreten mülkiyet, üretim ve tüketim ilişkileri tartışmanın dışında bırakılıyor.

COP31 Başkanlığı, 2035 yılına kadar nihai enerji talebinde elektriğin payını yüzde 35’e çıkarma hedefini öne çıkarıyor. Elektrifikasyon fosil yakıt kullanımını azaltmanın araçlarından biri olabilir. Fakat elektriğin hangi kaynaklardan üretildiği, enerji altyapısının kimin mülkiyetinde olduğu, gerekli madenlerin nereden ve hangi koşullarda çıkarıldığı, enerjinin kimler için erişilebilir olduğu soruları yanıtlanmadan elektrifikasyon kendi başına bir iklim politikası sayılamaz. Fosil yakıtlardan bağlayıcı ve takvimlendirilmiş bir çıkış hedefiyle birleşmeyen elektrifikasyon, yeni maden sahaları, mega enerji projeleri ve kritik mineral rekabeti üzerinden yeşil çıkarımcılığı büyütebilir.

Bizim açımızdan COP31’in başarısı, kabul edilen kararların sayısıyla ölçülemez. Ölçütümüz fosil kapitalizmin maddi damarlarının kesilmesi, iklim borcunun ödenmesi, fosil yakıt yatırımlarının durdurulması, bakım emeğinin kamusal bir sorumluluk haline gelmesi ve iklim politikalarının kadınların, LGBTİ+’ların, emekçilerin, köylülerin, göçmenlerin, sakatların ve yerel toplulukların karar gücünü artırmasıdır. COP31’i önemseyerek takip ediyoruz, fakat iklim adaletini devletler arası müzakerelere teslim etmiyoruz.

Halkların İklim Zirvesi nedir? Resmi COP süreçlerinden hangi yönleriyle ayrışıyor ve nasıl bir alternatif sunuyor?

Halkların İklim Zirvesi, COP31’e paralel düzenlenen birkaç günlük bir etkinlikten ibaret değil. Ekoloji hareketlerini, kadın ve LGBTİ+ örgütlerini, emek hareketini, köylüleri, gençleri, sağlık örgütlerini, sakat hakları hareketini, savaş karşıtı yapıları, yerel direnişleri ve uluslararası iklim adaleti ağlarını bir araya getiren uzun soluklu bir örgütlenme süreci.

Resmi COP süreçlerinde müzakerenin asli aktörleri devletlerdir. Toplumsal hareketler çoğu zaman gözlemci, uzman, yan etkinlik düzenleyicisi ya da “paydaş” konumuna sıkıştırılır. Halkların İklim Zirvesi’nde ise gündemi doğrudan ekolojik yıkımın sonuçlarını yaşayan ve bu yıkıma karşı mücadele eden topluluklar belirler. Yerel halklar kendi yaşam alanları hakkında konuşulan toplantıların konuğu değil, karar verici öznesi haline gelir.

Halkların İklim Zirvesi’nin sunduğu alternatif, COP’un yanına daha renkli ve katılımcı bir konferans koymak değil. Asıl mesele, iklim politikasını kuran güç ilişkilerini değiştirmek. Zirve; maden, enerji, turizm, inşaat ve endüstriyel tarım projeleri karşısında yürütülen yerel mücadelelerle küresel iklim adaleti hareketi arasında kalıcı bağlar kurmayı hedefliyor. Enerji demokrasisi, gıda egemenliği, kamusal bakım, barınma hakkı, iklim borcu, toplumsal cinsiyet eşitliği, barış ve müştereklerin savunulması bu ortak zeminin parçaları.

Burada “çözüm” adı altında sunulan projeleri de sorguluyoruz. Yenilenebilir enerji etiketi taşıyan her yatırımın adil olduğunu kabul etmiyoruz. Yerel toplulukları yerinden eden, meraları ve tarım alanlarını şirketlere devreden, suyu tüketen, kadınların geçim kaynaklarını ortadan kaldıran bir proje güneş ya da rüzgâr enerjisine dayanabilir, fakat iklim adaleti üretemez. Halkların İklim Zirvesi, enerjinin kaynağıyla birlikte mülkiyetini, ölçeğini, yönetimini ve toplumsal sonuçlarını tartışmaya açıyor.

Dolayısıyla zirveyi bir karşı-kamusal alan ve örgütlenme zemini olarak görüyoruz. Burada üretilen ortak sözün COP31 salonlarına taşınması kadar, mahallelere, köylere, işyerlerine, sendikalara ve yerel yönetimlere dönmesi de önemlidir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kozası neden bu sürecin içinde yer alıyor? COP31 ve Halkların İklim Zirvesi’nde hangi talepleri öne çıkarmayı hedefliyorsunuz?

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kozası bu sürecin içinde yer alıyor, çünkü iklim krizi toplumsal cinsiyetten bağımsız bir atmosfer sorunu değil. Ekolojik yıkımın yükü, toplumda zaten eşitsiz biçimde dağıtılmış olan ücretli ve ücretsiz emeğin üzerine biniyor. Suya ve gıdaya erişimin zorlaşması, afetlerin sıklaşması, göç, yoksulluk ve kamusal hizmetlerin çökmesi kadınların bakım yükünü artırıyor. LGBTİ+’lar, göçmenler, sakatlar, yaşlılar ve tek ebeveynli haneler ayrımcı kurumlar nedeniyle krizlerden daha ağır etkileniyor.

COP30’da kabul edilen ve 2026-2034 dönemini kapsayan Belém Toplumsal Cinsiyet Eylem Planı; bakım emeği, sağlık, kadına yönelik şiddet, kadın çevre savunucularının güvenliği, göçmen kadınlar, kırsal kadınlar ve sakat kadınlar gibi alanları iklim politikalarının gündemine taşıdı. Bu önemli bir kazanımdır. Fakat bizim açımızdan bu plan bir üst sınır değil, mücadele için kullanılabilecek asgari bir zemindir. Uygulama, bütçe ve hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığında en ileri metinler bile diplomatik raflarda tozlanabilir.

COP31’de toplumsal cinsiyet eşitliğinin bütün müzakere başlıklarına ve ulusal iklim planlarına yerleştirilmesini talep ediyoruz. Ancak “toplumsal cinsiyetin anaakımlaştırılması” adı altında birkaç gösterge eklenmesini yeterli görmüyoruz. Taleplerimiz bakım emeğinin tanınması, azaltılması, eşit paylaşılması ve kamusallaştırılması; erişilebilir ve ücretsiz bakım hizmetlerinin kurulması; afet planlarının kadına yönelik şiddeti, güvenliği, mahremiyeti, cinsel sağlık ve üreme sağlığını kapsaması; erken uyarı, tahliye ve barınma sistemlerinin erişilebilir olmasıdır.

İklim finansmanının borç ve kredi biçiminde verilmesine karşı çıkıyoruz. Finansmanın hibe niteliğinde olması, kadın ve LGBTİ+ örgütlerine, kadın kooperatiflerine, yerel topluluklara ve taban örgütlerine doğrudan ulaşması gerekir. Kadınların toprağa, suya, tohuma, krediye, teknolojiye ve karar mekanizmalarına eşit erişimi güvence altına alınmalıdır. Kadın çevre savunucularına yönelik şiddet, kriminalizasyon ve şirket baskısı karşısında bağlayıcı koruma mekanizmaları oluşturulmalıdır.

Fosil yakıtlardan hızlı, planlı ve adil bir çıkış; enerji demokrasisi; endüstriyel tarım yerine agroekoloji ve gıda egemenliği; yeşil çıkarımcılığa karşı yerel halkların özgür, önceden ve bilgilendirilmiş rızası; kamusal ulaşım, barınma ve bakım hizmetleri temel taleplerimiz arasında yer alıyor. Savaşların, işgallerin, askeri harcamaların ve askeri emisyonların iklim politikalarının dışında tutulmasını da kabul etmiyoruz. Savaş bütçelerinin iklim onarımına, sağlığa, eğitime, bakıma ve afetlere hazırlığa aktarılmasını savunuyoruz.

İklim krizinin etkileri kadınları, LGBTİ+’ları ve diğer kırılgan grupları nasıl etkiliyor? Toplumsal cinsiyet perspektifi iklim politikaları için neden vazgeçilmez?

Öncelikle “kırılgan grup” kavramını dikkatli kullanmak gerekiyor. İnsanlar doğuştan kırılgan değildir; eşitsiz mülkiyet ilişkileri, ayrımcı kurumlar, yoksulluk, güvencesiz çalışma, kamusal hizmetlere erişememe ve siyasal temsil eksikliği insanları kırılganlaştırır. Bu nedenle iklim krizinin etkilerini konuşurken kimin neden daha fazla risk altında bırakıldığını sormamız gerekir.

Kadınlar dünya genelinde bakım emeğinin büyük bölümünü üstleniyor. Su kesildiğinde suyu temin etmek, gıdaya erişim azaldığında haneyi ayakta tutmak, çocukların, yaşlıların ve hastaların bakımını sürdürmek, afet sonrasında gündelik yaşamı yeniden kurmak çoğunlukla kadınların sorumluluğuna bırakılıyor. Bu yük bedensel tükenmeye, gelir kaybına ve kronik bir zaman yoksulluğuna yol açıyor. Kadınlar geçim kaynaklarını kaybederken şiddet riski de artabiliyor. Afet sonrası geçici barınma alanlarında aydınlatma, güvenlik, mahremiyet, hijyen ürünleri ve şiddete karşı başvuru mekanizmaları bulunmadığında mevcut eşitsizlikler ağırlaşıyor.

LGBTİ+’lar barınma, sağlık, çalışma ve sosyal yardım sistemlerinde karşılaştıkları ayrımcılık nedeniyle iklim afetlerine karşı korunmasız bırakılıyor. Geçici barınma alanlarında cinsiyet kimliğinin tanınmaması, seçilmiş ailelerin aile kabul edilmemesi, ayrımcı sağlık hizmetleri ve şiddet tehdidi insanların kamu hizmetlerinden kaçınmasına yol açabiliyor. İklim politikalarının LGBTİ+ örgütlerinin katılımı olmadan hazırlanması, bu deneyimleri görünmez kılıyor.

Sakat kadınlar, kronik hastalıklarla yaşayanlar ve yaşlılar için erişilebilir olmayan uyarı sistemleri, uygun tahliye araçlarının bulunmaması, ilaç ve tıbbi cihaz sürekliliğinin kesilmesi yaşamsal sonuçlar yaratıyor. Göçmen ve mülteci kadınlar ise hukuki statüleri, dil engelleri ve sosyal yardım sistemlerinden dışlanmaları nedeniyle çok katmanlı risklerle karşılaşıyor.

Toplumsal cinsiyet perspektifi, kadınları korunması gereken pasif mağdurlar olarak sınıflandırmak anlamına gelmez. Kadınların, LGBTİ+’ların ve kırılganlaştırılan toplulukların bilgilerini, deneyimlerini ve örgütlenme kapasitelerini iklim politikasının kurucu unsuru haline getirir. İklim politikasını kimin konuştuğu, kimin karar verdiği, bütçenin nereye ayrıldığı ve dönüşümün yükünü kimin taşıdığı üzerinden yeniden kurar.

Kadın örgütlerinin iklim mücadelesinde daha güçlü biçimde yer alması neden önemli? Sizce bu alanda hangi eksiklikler bulunuyor?

Kadın örgütleri yıllardır bakım emeği, yoksulluk, şiddet, sağlık, barınma, göç, sosyal hizmetler ve yerel yönetimler alanlarında bilgi ve mücadele biriktiriyor. İklim krizi tam olarak bu alanlarda yaşanan eşitsizlikleri derinleştiriyor. Bu nedenle kadın örgütlerinin iklim mücadelesine katılımı, dışarıdan eklenen bir toplumsal cinsiyet başlığı olarak görülemez. İklim krizinin gündelik yaşamda nasıl işlediğini anlamak ve adil politikalar geliştirmek için bu birikime ihtiyaç vardır.

Kadın örgütleri afet dönemlerinde hızla dayanışma ağları kurabiliyor, ihtiyaçları hane içinden ve mahalle ölçeğinden görebiliyor, şiddet risklerini tespit edebiliyor ve kamusal kurumların ulaşamadığı kişilere erişebiliyor. Bu deneyim, iklim uyum politikalarının masa başında hazırlanan teknik planlardan çıkmasını sağlar. Kadınların yerel ve kadim bilgileri, tohum, su, gıda, sağlık, bakım ve biyolojik çeşitlilik politikaları için yaşamsal bir kaynaktır.

Fakat mevcut iklim alanı hâlâ büyük ölçüde teknik, uzman merkezli ve erkek egemen bir yapı taşıyor. Enerji, finans, teknoloji ve emisyon hesapları konuşulurken bakım emeği, şiddet, geçimlik üretim ve gündelik yaşam görünmezleşiyor. Kadınlar toplantılara davet edilse bile karar mekanizmalarında, bütçe süreçlerinde ve müzakere ekiplerinde aynı ölçüde yer alamıyor. Katılım sıklıkla bir panel konuşmasına veya sembolik temsile indirgeniyor.

Kadın örgütlerinin iklim alanına katılımını zorlaştıran maddi koşullar da bulunuyor. Bakım sorumlulukları, zaman yoksulluğu, seyahat maliyetleri, dil engelleri, erişilebilirlik sorunları ve iklim finansmanının büyük profesyonel kuruluşlara yönelmesi taban ön örgütlerini dışarıda bırakıyor. Kırsal kadınların, göçmen kadınların, sakat kadınların ve LGBTİ+ örgütlerinin deneyimleri ise kadınların kendi içindeki farklılıklar gözetilmediğinde yeniden görünmez hale gelebiliyor.

İhtiyacımız kadın örgütlerine iklim alanında yer açmakla sınırlı değildir. Kadın örgütlerinin gündemi, bilgisi ve siyasal talepleri iklim hareketinin yönünü belirleyebilmelidir.

Ekoloji mücadelesi ile kadın hareketi arasında nasıl bir bağ var? Bu iki mücadele alanı birbirini nasıl güçlendiriyor?

Ekolojik yıkım ile toplumsal cinsiyet eşitsizliği aynı ekonomik ve siyasal düzen içinde üretiliyor. Kapitalist sistem doğayı sınırsız bir hammadde deposu, kadınların bakım emeğini ise ücretsiz ve tükenmez bir kaynak olarak görüyor. Toprak, su, orman, hayvanlar ve bakım emeği piyasa tarafından maliyetsiz ya da düşük maliyetli girdilere dönüştürülüyor. Yaşamı yeniden üreten bütün ilişkiler sermaye birikiminin görünmeyen altyapısı haline getiriliyor.

Burada kadınlarla doğa arasında özcü bir yakınlık kurmuyoruz. Kadınlar biyolojik olarak doğaya daha yakın oldukları için ekoloji mücadelesinde yer almıyor. Toplumsal işbölümü, mülkiyet eşitsizlikleri ve bakım sorumlulukları nedeniyle ekolojik yıkımın sonuçlarıyla daha doğrudan karşı karşıya bırakılıyorlar. Bu maddi deneyim kadınların su, toprak, gıda, sağlık ve yaşam alanı mücadelelerinde ön plana çıkmasının önemli nedenlerinden biridir.

Feminist hareket ekoloji mücadelesine bakım, beden, şiddet, yeniden üretim, toplumsal güç ilişkileri ve gündelik yaşam perspektifini kazandırır. Ekoloji mücadelesi ise kadın hareketine eşitliği mevcut üretim düzeni içinde daha adil bir yer edinme meselesinin ötesinde düşünme imkânı sunar. Yaşamı tahrip eden bir üretim ve tüketim modelinde eşit temsil yeterli değildir; modelin kendisinin dönüştürülmesi gerekir.

Bu iki mücadele kamusal bakım hizmetleri, gıda egemenliği, enerji demokrasisi, müştereklerin korunması, barınma hakkı, ücretsiz kamusal ulaşım, savaş karşıtlığı ve yerel öz yönetim alanlarında buluşabilir. Kadın hareketinin örgütlenme deneyimi ekoloji hareketinin demokratikleşmesine katkı sunarken, ekoloji mücadeleleri kadınların ekonomik ve siyasal özneleşmesi için yeni alanlar yaratabilir.

Bu bağın kurulması otomatik değildir. Ekoloji hareketi kendi içindeki erkek egemenliği sorgulamalı, kadın hareketi de iklim ve ekoloji meselesini tali bir politika alanı olmaktan çıkarmalıdır. Gerçek bir ortaklık, birbirinin toplantısına temsilci göndermekten ziyade ortak bir dönüşüm programı kurmakla mümkün olacaktır.

Türkiye’deki ekolojik yıkım süreçlerine baktığınızda, kadınların yerel direnişlerde üstlendiği rolü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de Bergama’dan Cerattepe’ye, Gerze’den Kazdağları’na, Akbelen’den HES, JES ve maden karşıtı mücadelelere kadar pek çok yerel direnişte kadınlar belirleyici roller üstlendi. Kırsal kadınların direnişinin sürekliliği, toplumsal meşruiyeti ve gündelik örgütlenmesi açısından taşıdığı merkezi rolü ortaya koyuyor.

Kadınlar bu mücadelelere soyut bir çevre hassasiyetiyle katılmıyor. Maden, termik santral, taş ocağı, turizm veya enerji projeleri suya, tarım alanlarına, zeytinliklere ve geçim araçlarına zarar verdiğinde gündelik yaşamı sürdürme yükü ağırlaşıyor. Suya daha uzaktan ulaşmak, azalan gelirle haneyi geçindirmek, hastalıklarla ilgilenmek ve göç etmek zorunda kalan aileyi bir arada tutmak kadınların omuzlarına bırakılıyor. Bu nedenle ekolojik yıkıma karşı mücadele, kadınlar açısından yaşamı ve toplumsal yeniden üretimin maddi koşullarını savunma mücadelesine dönüşüyor.

Yerel direnişler kadınların siyasal özneleşmesi bakımından da önemli alanlar açıyor. Daha önce kamusal toplantılarda söz almamış kadınlar basın açıklaması yapıyor, hukuk süreçlerini takip ediyor, bilimsel raporları tartışıyor, köyler ve kentler arasında dayanışma ağları kuruyor. “Ev kadını” ya da “köylü kadın” olarak görünmezleştirilen kişiler, şirketlerin ve kamu kurumlarının karşısında kendi yaşam alanlarının politik temsilcileri haline geliyor.

Ancak kadınların direnişlerde ön safta olması, hareketlerin kendiliğinden toplumsal cinsiyet eşitlikçi olduğu anlamına gelmiyor. Kadınlar nöbetlerin, yemeklerin, iletişimin ve dayanışmanın görünmez emeğini üstlenirken karar mekanizmalarında geri plana itilebiliyor. Mücadele sona erdiğinde veya kurumsallaştığında sözcülük yeniden erkeklere geçebiliyor. Kadın çevre savunucuları devlet baskısının yanında cinsiyetçi saldırı, itibarsızlaştırma ve aile içi baskıyla da karşılaşabiliyor.

Bu yüzden kadınların yerel direnişlerdeki varlığını romantikleştirmeden, onların karar gücünü, mülkiyet haklarını, örgütlenme kapasitesini ve bağımsız sözünü güçlendirecek mekanizmalar kurmak gerekiyor. Kadınları direnişin sembolü haline getirmek yetmez; hareketin siyasal yönünü belirleyen özneler olarak tanımak gerekir.

Halkların İklim Zirvesi’nden nasıl çıktılar ve kazanımlar bekliyorsunuz? Bu sürecin iklim adaleti mücadelesine ve toplumsal hareketler arasındaki dayanışmaya nasıl katkı sunmasını umuyorsunuz?

Halkların İklim Zirvesi’nin sonunda yalnızca iyi yazılmış bir sonuç bildirgesi çıkmasını yeterli görmüyoruz. Elbette fosil yakıtlardan çıkış, iklim finansmanı, toplumsal cinsiyet adaleti, enerji demokrasisi, gıda egemenliği, kamusal bakım, barış ve müşterekler konusunda ortak bir politik deklarasyon hazırlanması önemlidir. Fakat asıl kazanım, bu deklarasyonu hayata geçirebilecek kalıcı ilişkilerin ve örgütlenme kapasitesinin kurulması olacaktır.

Zirveden yerel ekoloji mücadeleleri, feminist ve LGBTİ+ hareketi, sendikalar, köylü örgütleri, gençlik hareketleri, sağlık örgütleri, sakat hakları örgütleri ve uluslararası iklim adaleti ağları arasında süreklilik taşıyan bir koordinasyon çıkmasını bekliyoruz. Bu koordinasyonun COP31 sonrasında da çalışması, yerel mücadelelere karşı baskı ve kriminalizasyon durumlarında hızlı dayanışma gösterebilmesi, bilgi ve hukuki destek paylaşabilmesi gerekiyor.

Ortak bir eylem takvimi oluşturulmasını, 14 Kasım’da yapılması planlanan küresel yürüyüş çağrısının mümkün olduğunca geniş bir uluslararası katılımla karşılık bulmasını ve COP31 kararlarının halklar tarafından bağımsız biçimde izlenmesini önemsiyoruz. Devletlerin verdikleri sözlerin, şirketlerin yeşil iddialarının ve iklim finansmanı mekanizmalarının toplumsal hareketler tarafından denetlenmesini sağlayacak bir halkların iklim adaleti izleme mekanizması kurulabilir.

Zirvenin önemli çıktılarından biri de farklı mücadelelerin birbirini tanıması olacaktır. Bir maden direnişinin aynı zamanda kadınların bakım yükü, işçilerin çalışma hakkı, halk sağlığı, su hakkı ve demokratik katılım meselesi olduğu görüldüğünde dayanışmanın zemini genişler. Kadın hareketi ekolojik yıkımı kendi gündeminin parçası olarak ele alırken, ekoloji hareketi toplumsal cinsiyet eşitliğini tali bir başlık olmaktan çıkarabilir. Emek hareketi adil geçişi istihdam sayısına indirgemekten vazgeçerek bakım emeğini, çalışma süresini ve kamusal hizmetleri gündemine alabilir.

Halkların İklim Zirvesi’nin en güçlü kazanımı, mücadeleleri yan yana dizmek yerine aralarındaki maddi ve siyasal bağları görünür kılması olacaktır. Zirvenin başarısını kaç kişinin katıldığıyla veya kaç panel yapıldığıyla ölçmeyeceğiz. Başarı; yeni ittifakların kurulması, ortak kampanyaların başlatılması, yerel direnişlerin güçlenmesi ve iklim adaleti talebinin toplumun geniş kesimleri tarafından sahiplenilmesiyle ölçülecektir.

Bizim beklentimiz, Antalya’dan ortak bir sesin ötesinde ortak bir iradeyle çıkmak. Yaşamı şirketlerin ve devletlerin kriz yönetimine terk etmeyen, halkların kendi yaşam alanları üzerinde söz ve karar sahibi olduğu demokratik, feminist, kamucu, özyönetimci ve ekolojik bir yeniden kuruluş iradesiyle.


Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın