
Merhaba Hande, bizler seni yazdığın öykülerden ve romanlardan tanıyoruz. Ancak
seni biraz da senden dinlemek isteriz. Bize kendinden biraz bahsedebilir misin?
Öncelikle bana ve Sus romanıma yer verdiğiniz için çok mutluyum, çok teşekkür ediyorum.
Başlangıç için cevaplaması en zor soru bu herhalde. Hele temel işi başkalarının
hikâyelerini anlatmak olan biri için kendinden bahsetmek pek kolay değil. Belki Sus’u
düşünme ve yazma sürecini etkileyebilecek yönlerimi ön plana çıkaran bir versiyonumu
anlatabilirim.
1980 yılında Adapazarı’nda doğdum, 18 yaşıma kadar da orada yaşadım. Çok okuyan,
fazla konuşan ve hep yazar olmak isteyip kendine bunu pek yakıştıramayan bir gençtim.
Görece küçük yerde büyümenin güvenlik, kalabalık aile ve dost çevresi, komşuculuk,
dayanışma gibi avantajlarını yaşarken; benzer olma beklentisi ve hatta baskısı, merkezden
ve bu sebeple de kaynaklardan uzaklık gibi dezavantajlarıyla da ziyadesiyle karşı karşıya
kaldım. Gözümün gördüğü sınırları aşıp farklılıkları keşfedebileceğim bir hayat kurabilmek
için üniversitenin önemli bir adım olacağına inanıyordum. Yanılmadığımı bugünden
söyleyebilirim. Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünü
kazanıp güle oynaya İstanbul’a taşındım. 1999 yılında 17 Ağustos depremiyle bildiğim
haliyle şehrim yıkıldı. 28 yıllık kesintisiz İstanbul maceram da geri dönme yollarının
tamamen kapanmasıyla başlamış oldu.
Üniversite yıllarında bir yandan bölüme devam ederken diğer yandan da öğrenci kulübü
Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nda (BÜO) yoğun bir şekilde tiyatroyla uğraştım.
Hayatımın bu dönemi, bir türlü tanımlayamadığım farklı olma halimin “feminist bir muhalif”
olarak adını koyma, öncesinde kenarından merakla tırtıkladığım sanatın gerçek anlamda
imkanlarını keşfetme, metinle kurduğum romantik okurluk ilişkisinin işlevsel bir hale gelip
dert anlatma ve çözüm üretme fırsatını sundu. Çok minnettarım o yıllarıma.
Mezuniyetten sonra ekonomik öncelikler sebebiyle kurumsal hayatta çalışmaya başladım.
Politik olarak ne kadar donanımlı olsam da iş hayatında birçok sıkıntıyla karşı karşıya
kaldım. Genç bir kadın olarak hiyerarşik kurumlarda, rekabetçi sektörlerde her türlü
ayrımcılıkla yüzleşmek zorunda kalınca yazıyla olan ilişkim iyice belirginleşti. Yazmayı
kendini var etme, sözünü kurma alanı gördüm. Önce öykü yazarak başladım. İlk iki öykü
kitabım Türkiye’nin ilk feminist yayınevi olan Ayizi Yayınları tarafından yayımlandı.
Editörlerinden ve yazarlarlarından biri olduğum edebiyat dergisi altZine ve elektronik kitap
yayınevi altKitap platformları üzerinden on yıl kadar internette yayıncılık yaptım. Biri altZine
tarafından 2008, diğeri Kaos GL tarafından 2020 yılında iki öyküm birincilik ödülüne layık
görüldü. Üçüncü öykü kitabım Daha İyi Misin? 2023 yılında Notre Dame de Sion edebiyat
ödülünde mansiyon kazandı. 2023 yılında Sakinler, 2026 yılında da Sus romanların
İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Feminerva da dahil birçok mecraya ve birçok
derleme kitaba metinlerimle katkıda bulundum. Pembe ve Eflatun isimli öyküme dayanan,
senaryo yazarlarından biri olduğum ve yürütücü yapımcılığını üstlendiğim kum animasyon
kısa film Pembe ve Eflatun, bu sene çeşitli festivallerde seyirciyle buluştu. Slovenya’dan
da bir seyirci ödülüyle döndü. Şu anda Londra’da yaşıyorum ve sadece yazıyorum.
Son çıkan romanın Sus’ta farklı bir anlatım şekli kullanmışsın. İlk okuduğunda
birbirinden farklı hikayeler okunuyormuş gibi hissettiriyor. Bu anlatım biçimini
seçme nedenin neydi? Bu tercihi yaparken bekletin neydi? Bir yazar olarak bu biçim
sana ne gibi zorluklar ya da kolaylıklar sağladı? Okur üzerinde bırakmasını
beklediğin etki neydi?
Sus tam da bugünü anlatan bir roman. Bu kitapla olan ilişkimi “bir yaraya bakmak” olarak
tanımlıyorum: yani iç kaldıran, acı veren, benzersizliğiyle biricik. Yaralanma anından
itibaren, kaçınılmaz olarak, iyileşme sürecinin başlamış olduğunu da yazdığım süreç
boyunca aklımda tuttum. Hücreler hemen yenilenmeye başlar, açılan bere kapanmaya yüz
tutar, beden davetsiz misafirin üzerini örtüp organizma kendini iyileştirmeye çalışır.
(Umarım bu sefer de iyileşmeyi başaracak kadar şanslıyızdır.)
Bu garip estetik ve yara fikrinden kaynaklanan bir tiksinti nedeniyle aklımdaki kurguyu düz
bir anlatımla aktarmayı başaramayacağımı düşündüm. Tıpkı günümüz gibi eklektik, gerçek
sonrası, amorf bir bütüne ulaşmayı hayal ediyordum. Kendi çağımı anlattığım için çok
doluydum. Didaktik olmamak için bir yazar olarak mümkün mertebe varlığımı geriye
çektim. Okurla karakterleri diyaloglar üzerinden baş başa bırakmaya çalıştım. Anlatının
arasına giren günlükler de birinci tekil şahıs olduğu için yazarın sesi ve yargıları arka
planda kaldı. Okurdan aktif olmayı bekleyen talepkar bir anlatı kurdum sanırım.
Teknolojinin de etkisini metne yansıtmak istediğim için aralara videolar, sosyal medya
mesajlarını özgürce ekledim. Bu yönteme de kendi kendime kolaj dedim. Günümüzün
hızlı, kopuk, anksiyete yüklü halini anlatıya bu şekilde yansıtmaya çalıştım.
Sus romanında karşımıza “Erkek” karakteri ve birden fazla kadın karakter çıkıyor.
Bu karakterleri yaratma sürecinde neleri göz önünde bulundurdun? Hangi özellikleri
öne çıkarmak istedin?
Romandaki iki ana karakterin adı Kadın ve Erkek. Anlatı boyunca bu karakterlerin öznel
hikâyelerini öğreniyoruz. Bir yandan da bu hikâyelerin ötesinde davranışları ve seçimleriyle
birer prototip olmalarını istedim. Kimliklerini anonim tutmamın temel sebebi buydu. Aynı
durum isim vermediğim, kamusal alandaki rolleriyle tanımladığım tüm karakterler için
geçerli. Toplumsal cinsiyet bağlamında cinsiyetlere atfedilen birçok klişe var. Ben de
karakterleri oluştururken bu klişelerin oluşma sebepleriyle kaderlerine başkaldırma
olasılıklarını keşfetmeye çalıştım. Mesela Kadın ve Erkek karakterler şiddet sarmalında
büyüyorlar, fakat biri şiddetin faili olmayı kendinde hak görürken, diğeri şiddetin bilinçli
üreticisi olmaktan kaçınıyor. Ya da sosyal medya ve iş yerinde sürekli zorbalanan bir kadın
spiker, bundan yılmak yerine elindeki gücü başka kadınlara söz vererek pekiştiriyor.
Anlatıda ismi olan karakterlerse benim için sistemin baskılarına rağmen pırıl pırıl parlayan
özneler. Bir nevi umudun kaynağı. Genel bir çerçeveye alınamayacak kadar biricikler.
Karakterlere yaklaşımım taşıdıkları değişim potansiyellerine göre belirlendi diyebilirim.
Alternatif bağlar ve aileler kurabilen ve dayanışmaya yer açma cesareti gösterebilen
karakterleri ön plana çıkarmaya çalıştım.
Romanda hem “Erkek” karakterinin hem de saldırıya uğrayan kadınların sosyal
medya kullanımlarını gördük. Sence sosyal medya trollük, tepkisellik ve örgütlenme
açısından nasıl bir araç? Sosyal medyanın toplumsal yaşam üzerindeki etkisini nasıl
değerlendiriyorsun?
Sosyal medyanın, birçok konuda olduğu gibi, olumlu ve olumsuz tarafları var. Sus’ta
yapmaya çalıştığım, bu ikiliği ortaya koyup teknolojik bir yeniliği canavarlaştırmadan
olanaklarını da gösterebilmek. Çünkü çağımızın kamusal alanlarından biri olduğunu
düşündüğüm sosyal medyanın işlevini, kullanıcılarının yaklaşımı ve değerleri belirliyor ister
istemez. İnternet ve aplikasyonlar aracılığıyla her türlü fikir, avatarın ardına sığınmış birey
ve bilgi yatak odamıza kadar giriyor. Diğer yandan da bu tarz araçlar sayesinde bilginin
demokratikleşmesi ve erişimin kolaylaşması gibi potansiyellerin de farkında olmalıyız.
Bizim için sadece bir tehdit değil aynı zamanda bir örgütlenme aracı, katılımcı bir platform.
Günümüzdeki kafa karışıklığını, Frankenstein romanında Mary Shelley’nin çok iyi tespit
ettiğini düşünüyorum. Yarattığımız teknolojiden ürküyoruz, çünkü geliştirdikçe ve
kullandıkça onu kendimize benzetiyoruz. Ve bizi asıl korkutan içimizdeki karanlığın bu
araçlar aracılığıyla suratımıza yansıması. Kötü insanların elinde kötüleşen bir aracın,
kaynaklara erişim anlamında dezavantajlılar için bir fırsat olduğunu hiç unutmamak lazım.
İktidarın ve sermayenin elinde olan her şey gibi sosyal medya da tehlikelerle, ayrımcılıkla,
manipülasyonla ve güç gösterileriyle dolu. Eğer bu aracı demokratik, barışçıl, kapsayıcı
sebeplerle kullanırsak işimizi görmesinin ötesinde bir fayda bulacağız. Aracın ne olduğu
değil, onu hangi değerlerle kullandığımız, ona hangi değerlerle yaklaştığımız önem
kazanıyor bence. O yüzden Sus’ta farklı kullanıcıları göstererek çok boyutlu bir sosyal
medya kurgusu yaratmaya çalıştım.
Romanın önemli bir kısmı dijitalleşme ve sosyal medya gibi kavramlarla ilerliyor.
Bir diğer önemli teknolojik unsurun AirTag olduğunu düşünüyorum. Sinem’in
Airtag’ini kurgularken sen neler düşündün? Bu teknolojiyi nasıl ele almalı ve
değerlendirmeliyiz?
Airtag bir takip mekanizması, biliyorum ve özellikle eşyaları takip etmek için kullanılıyor,
farkındayım. Romanın sürprizini bozmak istemiyorum, o sebeple bu tercihimi biraz üzeri
kapalı anlatayım. Airtag kullanmayı tercih eden karakter, bu aletin son çare olduğunun ve
aşırı bir önlem olduğunun farkında. Zaten üzerinde taşıdığını kimseye itiraf edemiyor ve
çevresinden saklıyor. Bu tedbiri almak zorunda kalmak bence, tüm doğal afetler
karşısındaki hazırlıksızlığın, bile bile lades politikasının bizi getirdiği çaresizlik. Bir afetin
ardından bedeninin bulunabilmesi için üzerinde taşıdığı airtag ne yazık ki bambaşka bir
durumda işe yarıyor. Bence korku ve kaygıyla, birey olarak bizden çok daha büyük bunca
dertle baş etmek için sarıldığımız garip çözümler bunlar. Keşke bunları düşünmeye gerek
olmadan huzur içinde yaşayabilsek.
Sus okuru suç, adalet ve iktidar gibi kavramlar üzerine düşünmesi için bir dizi
güçlü anlatı geliştiriyor. Sen bu kavramları romanda ele alış biçimini nasıl
yorumluyorsun? Sence bu kavramları romanın merkezinde yer alıyor ve romanın
anlaşılması için temel bir önem taşıyor olabilir mi?
Romanı yazarken en büyük motivasyonum günümüzdeki adalet anlayışını irdelemekti.
Adaletin tecelli etmesini sağlayan, hak ve suç anlayışlarımızı kuran, sorgulayan ve
koruyan kurumları tartışmak istedim. Karakol, medya, sosyal ağlar, mahalle, okullar,
şirketler vs. Böylece amacım günümüzde anlamı artık fazlasıyla erozyona uğramış adaleti
farklı bakış açılarıyla masaya yatırmaktı. Bir öz savunma ne zaman suç olur? Kim şiddeti
ne zaman hak eder? Her şiddet mağduru potansiyel bir şiddet faili midir? Gücümüz kime
yetiyor ve zorluklarla elde ettiğimiz alanlarımızı kimlere açıyoruz?
Aynı şehrin farklı mahallerinde şiddet sarmalında büyüyen Kadın ve Erkek karakterlerin
yetişkinliğe erdiklerinde şiddetle kurdukları ilişki mesela. Karakolda ya da medyada dirsek
dirseğe mücadeleyle açılan kişisel alanların, başka birinin iyiliği için paylaşılabilmesi.
Sadece ülkemiz değil dünya felaketler çağından geçiyor. Geçmişte lokal kalabildiği için
bize dokunmayan dertleri teknoloji aracılığıyla duymama şansımız artık yok. İklim felaketi
ya da nükleer savaşlar gibi küresel tehditlerimiz var ama başka gezegen olmadığı için
bunlardan kaçışımız yok. İçinde bulunduğumuz bu karanlık distopik evrende çatlaklar
açmak mümkün mü? Işık sızma olasılığı nerede? Boş bir umut-perverlikten öte potansiyel
iyiliği ve yaşamaya devam etme motivasyonunu nerede bulabiliriz? Sus bu koca soruları
soran mütevazı bir anlatı.
Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
