Benim ”Kutsal” Annem

Dilan İpek

Bu hafta Anneler Günü kapsamında bir sergi açılmış okulda. Arkadaşım gidelim dedi, gittik. Sergi dolaşmayı pek bilmem, resimlerin karşısında birkaç saniye durur geçerim çoğu zaman. Bazen anlıyormuş gibi, bazen de anlamadığım apaçık orta bir haldeyken. Ama bu defa duvarlarda ilgimi çeken şeyler asılıydı, tablolardan daha fazla bir şey: Anneler… 

Serginin adı neydi hatırlamıyorum ama bana ‘’Anneliğin Bin Bir Hali’’ gibi geldi.  

Bin bir haliydi ama bütün annelerin yüzünde aynı ifade vardı sanki. Biraz yorgunluk, biraz geç kalmışlık, biraz feda edilmişlik hissi gibiydi. Bazısı çocuğunu emziriyordu, bazısı sırtında taşıyordu, birkaçı da elinden tutmuş yürüyordu, yemek yediren de vardı, ödevini yaptıran da… 

Bu resimlere baktıkça kafamda kendi annelik sergim canlanmaya başladı.  

Mesela çocuğunu emziren anneyi görünce aklıma sadece anne çocuk arasındaki süt bağı gelmedi. Annenin meme ucu çatlakları geldi aklıma mesela. Uykusuz geçen geceler geldi.  Süt iznine ayrıldığı için iş yerinde yaşadığı sorunlarla mücadele eden kadınlar geldi. 

Ya da çocuğun elinden tutup yürüyen anne nereye gidiyordu? Okula, eve, parka…? O anne en son ne zaman sadece kendisi için dışarı çıkmıştı? Kendisi için en son ne zaman bir şey yapmıştı? 

Çocuğuna yemek yediren anne kendisinin en sevdiği yemeği unutalı ne kadar zaman olmuştu? 

Bütün görsellerin yanında ‘’kutsal’’ ile başlayan cümleler yazması da geç olmadan dikkatimi çekti tabii. 

Kutsal olan neydi diye düşünmeden edemedim? Annemin ben doğduktan sonra işten ayrılmak zorunda kalması kutsal mıydı? Ya da bütün gün evde her işi yapması ama çalışmıyor sayılması? Dedem hasta olunca ona annemin bakmak zorunda olması kutsallıktan mıydı? 

‘’Kutsal’’ kelimesi tüylerimi ürpertmeye başlamıştı. Anneme ‘’beni anlamıyorsun!’’ diye bağırıp çağırdığım zaman kutsal bir şeye mi saldırıyordum? 

E peki herkes anne olmak zorunda mıydı? Ya istemiyorsak? Ya da istiyorsak ama olamıyorsak? 

Anneliğin düşünecek ne çok şeyi varmış! Keşke gelmeseydim sergiye. 

Akşam oldu, günler geçti, televizyonda anneler günü reklamları artmaya başladı. Ben hala anne olma halini düşünüp durdum.  

Anneliği benim annem gibi yaşamayanlar da vardı. Belki çocuğunu emzirmeyi reddeden, belki çocuğunu büyütmek için kendi hayatından vazgeçmeyen, annelik içgüdüsü denilen şeyi kutsamayan kadınlar da vardı. Onlar ‘’kötü anneler’’ miydi? Sanmıyorum! 

Eğer annelik kutsalsa, kendi hayatından vazgeçmeyen annelerin, anneliği de pek tabii saçını süpürge edenler kadar kutsaldı. Ya da buna kim karar veriyordu ki ya? Ben değil, babam da değil, hakimler, savcılar da değil. Kim o zaman hangi annenin kutsal olup olmadığına karar veren? 

Bütün gün evde yemek yapıp çamaşır yıkamaya mahkum edilmiş bir hayatı kutsayan kimdi? Neden kutsuyordu? Çıkarı neydi? Annemin yaptıkları neden görülmüyordu? Neden herkes sanki annem bunları yapmak için doğmuş gibi davranıyordu? Aklımı çıldıracağım anne, neden bu kadar çok soru var? 

Bugün yine kavga etmiştik annemle, sebebini bile hatırlamadığım bir şey yüzünden. Gittim yanına buzları eritmeye önce pek yüz vermedi de sonra ince bir gülümseme belirdi yüzünde. Annem kıyamazdı bana. Ama annemin bana kıyamıyor olması onu kutsal yapmıyordu. 

Bu kutsallık lafını uzun bir süre görmek de duymak da istemiyorum artık.  

Belki de annemin kutsanmaya değil, daha fazla anlaşılmaya ihtiyacı vardı. Yorulabileceğinin, sıkılabileceğinin, vazgeçebileceğinin kabul edilmesine ihtiyacı vardı. Kendi isteklerini fark edebilmeye ya da neyi istemediğini yüksek sesle söyleyebilmeye ihtiyacı vardı. 

Annem beni anlamıyor diye düşünmekten bir adım öteye geçtim galiba bu soruları kafamda büyütürken. Belki o hala beni anlamıyor olabilir, ama artık ben hem onu anlıyorum hem de ne kadar yorulmuş bir kadın olduğunu görebiliyorum. 


Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın