Güzel Olmama Hakkı

Dilan İpek

‘’Güzelliğin her zaman kuralları vardır. Bu bir oyundur. Bundan servet kazanan ve kime zarar verdiğini umursamayan insanların elinde olduğunu gördükçe güzellik oyununa kızıyorum. İnsanları açlık, fiziki deformasyon ve kendilerini zehirleme raddesine getirecek kadar kendinden memnunsuz hale soktuğunu gördükçe ondan nefret ediyorum.’’ 

Ursula Le Guin 

“Güzel olmak” geçmişten bugüne hep önemliydi. Zamana, mekâna, kültüre ve inanca göre biçimleri değişse de çoğunlukla kadın bedeni üzerinden tanımlanıyordu. Bazen daracık korselerin içine sıkıştırılıyordu kadınlar, bazen devasa tarlatanlarla hareket alanları kısıtlanıyordu. Statülerini belli etmek için beyaz pudralara boyanıyorlar ya da makyaj yapmanın yasaklandığı dönemlerde “daha güzel” görünmek için dudaklarını kanatana kadar ısırmak zorunda kalıyorlardı. Altın orana ya da sıfır beden modasına uymaya çalışıyorlardı. Belirlenmiş bir güzellik hâli vardı ve herkesten ona uyması bekleniyordu. O biçimin dışında kalan, “kusur” olarak görülen şeyler örtülmeye, gizlenmeye çalışılıyordu.

Geçmiş zamandan söz ediyormuşuz gibi görünse de tüm bunlar hâlâ ve artarak devam ediyor. Zaten biz de biraz bugünü konuşmak istiyoruz. Sanki hep konuşmuyormuşuz gibi.

Ayna ayna söyle bana…

Peki ama nedir bu “güzel”? Kim belirliyor standardını, nasıl belirleniyor?

Neden herkes güzelleşmeye çalışıyor?

Neden her gün başka bir “güzel olma hâli” trend oluyor?

Bir gün dumanlı göz makyajı ve 3–5 cc dolgulu dudaklar güzel bulunuyorken nasıl oluyor da ertesi gün makyajsız ten ve parlak cilt ideal hâle geliyor?

Güzellik hep önemliydi, evet; ama sizce de bugünün güzellik algısı biraz kafa karıştırıcı değil mi?

Peki bu kafa karıştırıcı “güzel olma hali” öğrenilebilir ve uygulanabilir bir şey mi?

Bu son sorunun sorulma nedeni elbette sosyal medya. “Zaten her şeyi sosyal medyadan öğreniyoruz da peki ya güzel olmayı? Mümkün mü böyle bir şey?” demek istiyoruz.

İtiraf edelim, neredeyse bir kuşak makyaj yapmayı sosyal medyadaki videolarla öğrenmeye başladı. Çünkü o zamanlar sadece makyaj videoları vardı. Bazı genç kadınlar kameranın karşısına geçip sohbet ediyor, bazı konsept makyajlar yapıyordu. Elbette bu içerikler hâlâ mevcut ancak eskiden neredeyse sadece bunlar varken şimdi durum çok daha farklı. Sosyal medya ve o mecrada iş üreten kişiler artık her şeyin öğreticisi.

Mesela bir gün uyanıyoruz, evimizi temizlemeyi “öğreniyoruz”; başka bir gün kıyafet katlamayı, saç toplamayı, yüz yıkamayı, hatta duş almayı bile sosyal medyadaki “öğreticilerden” öğreniyoruz. Hâl böyle olunca her gün kendimizi sorgulamaya başlıyoruz. Günün sonunda herkesin “doğru” yaptığı bir biçim ortaya çıkmış oluyor ve biz ona uyum sağlayamamış hissediyoruz.

Bunun en belirgin hâli de “kişisel bakım rutinlerinde” karşımıza çıkıyor. Lekesiz, pürüzsüz, aydınlık ciltler için her gün yeni “tarifler” yazılıyor, planlar oluşturuluyor. Onlarca basamaktan oluşan bu rutinler, sosyal medyada gördüğümüz ve güzellik standardına uygun kabul edilen kişiler gibi olalım diye bize “dayatılıyor”. Viral olan ürünler kapış kapış satılıyor, her gün bir yenisi çıkıyor. Artık kimse filtresiz fotoğraf çekmiyor, filtresiz hâlinden memnun olmuyor. Akneye, çatlağa, selülite, kırışıklığa hatta güneşe bile savaş açmış durumdayız. Ve tüm bunlar “daha güzel” olmak için.

“Güzel kabul edilmek” için harcanan çabanın ciddi bir emek, zaman ve para karşılığı var. “Doğal güzellik” söylemiyle çabasız bir güzellik sunulmak istense de o “çabasızlık” hâlinin arka planı yoğun bir emek ve para harcanmasını zorunlu kılıyor. Kendimizin “clean girl” hâline ulaşmak için her gece maske, serum, hatta yüz bantları ve korselerle uyumamız gerekiyor. Bu durum beraberinde çılgınlar gibi alışveriş yapmayı da gerektirdiğinden piyasa için sonu gelmeyen bir tüketim alanına dönüşüyor.

Elbette güzellik endüstrisi çok çeşitli alanları kapsıyor ancak cilt bakımı bunun en yaygın ve en fazla tüketicisi bulunan alanı. 2024 yılında %40 ile en büyük pazar paylarından birine sahip olan cilt bakım kategorisi, sosyal medya kanallarından ciddi destek alıyor. Kozmetik endüstrisi özellikle sosyal medyada ürün deneyimleyen ve tanıtan kişiler sayesinde tüketici ile doğrudan bağ kuruyor. Eski reklam tarzlarından farklı olarak detaylı yorum içeren videolar ürünlerin satın alınmasında büyük etkiye sahip.

Bu sektörde tutunmanın ana etkeni markalar açısından sürekli yeni ürün çıkarmak, içerik üreticileri açısından ise bunları satın alıp tanıtmak ve değerlendirmek. Hâl böyle olunca kendimizi sürekli yeni ürün alırken veya almak isterken bulmamız şaşırtıcı değil. Hatta bu durum çoğu zaman öyle bir boyuta ulaşıyor ki, sanki bu “bakım” sürecine girmeyen kişiler kendilerine yeterince değer vermiyormuş gibi algılanıyor.

Başta da söyledik, güzel olmak her zaman önemliydi. Ancak sermayenin merkezde olduğu ve patriyarkal güzellik politikalarıyla birleşen bir tabloda kadınlar sonu gelmeyen bir “kendini baştan yaratma ve en iyi haline ulaşma” döngüsüne itiliyor. Güzel olmak bir zorunluluğa dönüşüyor. Medya, piyasa ve hatta eğitim yoluyla bu zorunluluk pekiştirilirken, güzellik tanımının dışında kalan herkes ve her şey dışlanıyor ya da içerde kalmak için güzelleşmeye zorlanıyor.

Bize güzel olmamızı söyleyenler çirkinliği hiç konuşmasalar bile onu belirliyorlar. İdealize edilen güzellik, aynı zamanda “çirkinliği” ve “kirliliği” de tanımlıyor. Çünkü güzellik ve temizlik birbirini tamamlayan şeyler olarak sunulurken, “güzel olmayan” aynı zamanda çirkin ve kirli kabul ediliyor.

Mesela pürüzsüz cilt güzel bulunurken lekeli veya akneli cilt doğrudan karşıtı olan “çirkin” ve “kirli” olarak değerlendiriliyor. Parlak ve uzun saçlar güzelken, kabarık, şekilsiz ya da kısa saçlar “bakımsız” görülüyor. Herkesin “ay gibi parlamasının” zorunlu olduğu şu çağda, parlamayan beğenilmiyor.

Oysa güzellik dediğimiz şey sadece bedensel ve göreceli değildir; aynı zamanda sosyolojik bir olgudur. Dün güzel kabul edilen bugün güzel olmayabilir ya da bugün güzel olan yarın “çirkin” olarak nitelendirilebilir.

Metnin başından beri güzellikten söz ederken bedensel bir durumdan bahsettik. Ama güzellik sadece bedenle mi ilgilidir? Sadece kadınlara mı özgüdür? Hep böyle miydi?

Mesela “güzel” deyince aklımıza gelen ilk şey bir doğa manzarası mıdır, ahlaki bir güzellik midir, yoksa dolgun bir dudak ve ince bir bel midir?

Bu sorulara tarih boyunca çeşitli cevaplar verildi. Ancak bugün güzellikten söz ettiğimizde akla yalnızca bedensel güzelliğin gelmesinde patriyarkanın etkisini göz ardı edemeyiz. Diğer tüm güzellik biçimlerinin unutturulmasında ataerkil düzenin, medya ve kapitalist piyasa işbirliğinin önemli bir payı vardır.

Elbette feminist hareket geçmişten bugüne güzellik konusunu enine boyuna tartıştı ve tartışmaya devam ediyor. Gelinen noktada bu tartışmaların boyutları da çeşitleniyor. Mesela geçmişten farklı olarak artık kimse yalnızca “güzel” ve “güzel olmayan” ayrımıyla yetinmiyor; “güzel” olan neyse herkes ona uyumlanmaya çalışıyor. Bu uyum, gelişen ve yaygınlaşan güzellik/estetik sektörü sayesinde mümkün hâle geliyor. Yani ne kadar konuşsak da ortaya çıkan yeni trendler ve uygulamalar yeni tartışma alanları yaratıyor.

Şimdi tekrar tartışmaya başlarken ya da tartışmayı sürdürürken; dayatılan güzellik kodlarına karşı rekabetçi olmayan, bizi birbirimizin aynısı olmaya zorlamayan yeni ve birlikte bir “güzel olma hâli” düşünebilir miyiz? Hem kendimizi iyi hissedeceğimiz hem de “güzellik zorunluluğuna” karşı başka bir duruş geliştirebileceğimiz bir güzellik anlayışı mümkün mü? Güzelliğin ulaşılması gereken bir hedef değil, zaten var olan bir durum olduğunu görebilir miyiz? Kimseye benzemeden, kendimiz olarak kalabilir miyiz?


Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın