Modern Kadın Dizisindeki Pınar’ı Neden Seviyoruz?

Sabriye Akkul

Televizyon ve sinema dünyasında bazı türler vardır ki kadınların “girilmeyecek alanı” olarak işaretlenir. Komedi de bu alanların belki de en başında gelir. Yıllardır kulaktan kulağa yayılan, kimi zaman da açıkça dillendirilen klişe şudur: Kadınlar komik değildir. Kadınların mizah yeteneği yoktur, güldüremezler; “güzel” ya da “seksi” olabilirler ama “komik” asla. Bu inanç, hem sahneye çıkan kadınların önüne engel koyar, hem de ekranlarda kadın karakterlerin hangi rollerde var olabileceğini sınırlar.

Kabul gören “kadın komedisi” ise çoğu zaman erkeklerin çizdiği sınırların içinde kalır: espri malzemesi, erkek şakalarına uyum sağlayabildiği ölçüde meşru görülür. Kadının gülmesi, güldürmesi değil; erkeğin yanında mizaha dekor olabilmesi öne çıkarılır.

Oysa son yıllarda gerek stand-up sahnelerinde gerekse dizilerde gördüğümüz örnekler, bu “yasaklı alan” anlatısını kökten sarsıyor. Kadın komedyenlerin yükselişi, onların yalnızca güldürmekle kalmayıp, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini de görünür kıldığını kanıtlıyor. Çünkü kadınların mizahı sadece eğlence değil, aynı zamanda bir direniş biçimi. Regl sancısını şakaya dönüştürmek, evlilik baskısını ironiyle deşmek, işyerindeki cinsiyetçiliği kahkahayla ifşa etmek… 

Ve şimdi soralım: Kadın gerçekten komik olamaz mı? Modern Kadın dizisi bu soruya verilmiş en canlı yanıtlardan biri. Çünkü burada kahkaha, başkasının onayına değil, kadının kendi deneyimine dayanıyor.

Modern Kadın; 35 yaşındaki Pınar’ı merkezine alıyor. Geleneksel bir aileden gelip İstanbul’da kendi ayakları üzerinde duran Pınar, bir gıda şirketinde marka müdür yardımcısı olarak çalışıyor. Dışarıdan özgüvenli ve başarılı görünse de içeride aşkı, beklediği terfiyi ve “kendi benliğini” arıyor; doğum gününde de dileği tam bu: “Aşk ve terfi artık gelsin.” Hikâye; kariyer baskısı, evlilik/çocuk telkini, “biyolojik saat” kaygısı, memleket–şehir ve gündelik kadın deneyimlerinin (ör. regl hâli, işte cinsiyetçilik) komediyle yoğrulduğu kısa bölümler üzerinden akıyor.

Pınar, terfi beklerken yerinde bir başkası belirir; bu durum, iş dünyasındaki kadın eşitsizliklerinin klasik ama sarsıcı tezahürlerinden biridir. Bu “başkası”, belki de aynı pozisyona layık olmayan biri olmasına rağmen, erkek olması nedeniyle daha kolay kabul görür; tabii maaş farkı, statü avantajı da cabası. Kabullenilmiş iş kültüründe, “adam gibi iş yapması” beklentisi sıklıkla dile getirilir—oysa işinin hakkını verirken kadın karakterler bu kalıpların içine sıkıştırılır: “Sen de adam ol”, “Adam gibi davran” gibi söylemler, kadını cinsiyetçiliğin ustaca gizlenmiş dozlarıyla karşı karşıya bırakır.

Kadın olduğu için maruz kaldığı zorbalıklarla, mikro saldırılarla, fikirlerinin değersizleştirilmesiyle baş eder: toplantılarda fikri görmezden gelinir, emeği “ekip katkısı” kisvesiyle başka ellerin başarısı sayılır, sesini yükselttiğinde “sinirli kadın” yaftası yapıştırılır. Dahası, iş yerinde hiçbir zaman yalnızca işiyle değil, bedeniyle, imajıyla, ilişkileriyle de değerlendirilir—“çok konuşuyorsun”, “fazla gülüyorsun”, “özel gününde misin?” gibi sorularla sürekli sınanır.

Kadınların maruz kaldığı bu normatif zorlamalar, Modern Kadın’ın mizah kurgusunda dramatik bir kırılma noktasıdır. Çünkü Pınar’ın bu “adam gibi” söylemleriyle boğuşması sadece bireysel bir çarpışma değil, sistemin içine örülmüş cinsiyetçi mekanizmaların açığa çıkarılmasıdır. Bu, kadının sadece mesleğiyle değil, kimliğiyle bir savaştır — ve dizi, bu savaşı mizahın gölgesinde görünür kılar. Bu görünürlük sayesinde izleyici, kahkahalar arasında işlenmiş bu zorlukları fark eder, “adam gibi” deyiminin taşıdığı tahakkümü yeniden sorgular.

Pınar’ın yalnızlıkla girdiği mücadele, en çok ailesinin sözleri ve bakışlarında kristalleşir. Anne ve halanın “evlen artık, yaşın geçiyor” uyarıları, yalnızlığı bireysel bir tercih değil, bir kusur gibi işaretler. Burada yalnızlık, özgürlüğün değil eksikliğin adı olur. Fakat Pınar, bu söylemleri ters yüz ederek, yalnızlığını bir güç olarak sahiplenir. Onun için yalnızlık, sessiz bir boşluk değil, kendi varlığını korumanın adı olur. Baba figürü ise bu tabloya farklı bir renkle girer: konuşmayan ama hissettiren bir destekle, erkek egemenliğin gölgesini biraz olsun hafifleten bir güven duygusu bırakır.

Ailenin köklerinden taşan bu baskı, şehrin hızlı temposu ve memleketin geleneksel beklentileri arasında daha da görünür hale gelir. Bayram sofralarında, köy ziyaretlerinde sorular hep aynıdır: “Kısmetin ne zaman çıkar, sen hâlâ neden evlenmedin?” Kadının değerinin evlilikle ölçüldüğü bir sistemde, Pınar’ın yalnızlığına yüklenen anlam ağırlaşır. Ancak o, bu beklentileri sırtında taşımak yerine kendi yolunu seçer. Yalnızlığı bir eksiklik değil, toplumun göz ardı ettiği bir tercihe dönüştürür. Böylece aile ve toplumun ortak sesi, onun için tersinden bir direnç kaynağına evrilir.

Aşk hayatında karşılaştıkları da bu sınavın bir parçasıdır. Love bombing ile başlayan romantik yakınlıklar, hızla hayal kırıklığına dönüşür. Erkekler önce Pınar’ın özgürlüğüne hayran kalır, sonra bu özgürlüğü tehdit gibi görüp geri adım atar. Onu “fazla” bulan bakışlar, aşkı da bir başka sınava çevirir. Ancak bu hayal kırıklıkları, Pınar’ın yalnızlığı yeniden tanımlamasına aracılık eder: Gerçek aşk, koşulsuz kabulden ibarettir. Oysa koşul koyan, sınır çizen ilişkilerden geriye sadece yalnızlığın yeniden seçilmiş hali kalır.

Bu noktada Can ile yaşadığı ilişki, Pınar’ın aşk deneyimlerinin en belirgin kırılma alanını oluşturur. İlk başta umut vadeden, sıcak bir yakınlık gibi görünen bağ, zamanla farklı beklentilerin ve gelecek planlarının ağırlığı altında çatlamaya başlar. Can’ın Almanya’ya gitme düşüncesi, Pınar’ın hem sevgide hem de yalnızlıkta nerede durduğunu yeniden sorgulamasına neden olur. Aşk, burada yalnızca bir romantik ilişki değil; aynı zamanda Pınar’ın kendi bağımsızlığını koruma çabasıyla yüzleştiği bir sınav sahasına dönüşür.

Tüm bu baskılar, beklentiler ve hayal kırıklıkları arasında Pınar’ın nefes aldığı tek alan, iki yakın arkadaşıyla kurduğu dayanışmadır. Onlarla paylaştığı kahkahalar, yalnızlığın bir boşluk değil, birlikte var olma biçimi olabileceğini gösterir. Kadınların birbirine açtığı bu güvenli alan, evlilik baskısının, aşkın hayal kırıklıklarının, toplumsal kodların üstünde yeni bir gerçeklik kurar. Dayanışma, yalnızlığı eksiklikten çıkarıp güç haline dönüştürür. Böylece Modern Kadın, kadının yalnızlığını bir yenilgi değil, bir özgürlük alanı olarak yeniden kurar.

İşte bu yüzden Pınar’ı seviyoruz; çünkü o yalnızlığını saklamıyor, dönüştürüyor. Baskılarla, hayal kırıklıklarıyla, sıkışmışlıklarla örülü hayatında direnci de kahkahayı da elden bırakmıyor. Onu izlerken, yalnızlığın aslında güçlenmenin bir başka adı olabileceğini hatırlıyoruz.

Pınar’ı seviyoruz çünkü o, her şeyiyle gerçek. Annesi ve halasının evlilik baskısına göz devirmesi, toplumun yalnızlığı bir kusur gibi göstermesine rağmen kendi yolunu seçmesi, iş yerinde erkek egemenliğin küçük düşürücü oyunlarına karşı direnmeye çalışması ve aşk hayatında love bombing’le başlayan ama hayal kırıklığıyla biten ilişkilerden sonra yeniden kendine dönmesi… Tüm bunlar bize yabancı değil. O, hem kırılgan hem güçlü, hem kalmak isteyen hem gitmeye hazırlanan, hem direnen hem yorulan bir kadın.

Pınar’ı seviyoruz çünkü onda kendi çelişkilerimizi, sıkışmışlıklarımızı, hayal kırıklıklarımızı ve en önemlisi yeniden ayağa kalkma hâlimizi buluyoruz. Onu izlerken yalnız olmadığımızı hissediyoruz; kahkahasında direnci, sessizliğinde gücü görüyoruz. Modern Kadın, bu yüzden yalnızca bir dizi değil, birçok kadın için aynaya bakmak gibi: acıyla, mizahla ve dayanışmayla örülmüş bir hayatın içten bir yansıması.


Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın