8 Mart

Gözde Çelik

İstanbul’daki o 8 Mart gece yürüyüşüne kadar başka başka şehirlerde birçok 8 Mart’a katıldım. Ama o gece hissettiğim şeyi daha önce hiçbirinde hissetmemiştim.

Polis yine sabahtan itibaren Taksim’e varan tüm yolları, metro duraklarını kapatmıştı. Kısa bir süre İstanbul’da yaşamış olmanın verdiği o zayıf yön bilgimle yanımdaki kalabalığın deneyimine ve ısrarına güvenerek İstiklal Caddesi’ndeki buluşma noktasına ulaştım. Hiç görmediğim kadar kalabalık bir 8 Mart akşamıydı. Ve hiç görmediğim kadar akışkandı. Yatağını arayan su gibi akıp geliyordu herkes. Her dakika daha fazla kadın, daha fazla ses, daha fazla neşe sokağa dökülüyordu.  Ve tabii, daha önce görmediğim kadar da polis. Onlarla birlikte öfke ve ısrar da sokağı zapt ediyordu.

Kalabalığın içinde her saniye biraz daha sıkıştığımı hissediyordum. Biraz panikle, biraz korkuyla oradaydım, diğer herkes gibi. Sonra o keskin, yakıcı koku yayıldı. Polis hem ön taraftan saldırmaya başlamış hem de arka tarafımızdan TOMA ile kalabalığı ıslatarak paniğe sürüklemeye çalışmıştı. Sıkışıklık arttı. Nefes almak zorlaştı. İzdiham ihtimali korkuyu büyüttü.

Ve tam o an, tüm o korkunun içinde bir ses yükseldi.

“Herkes birbirinin koluna girsin, ellerinizi bırakmayın!”

O ses hala kulağımda çınlıyor. O günden sonra her zor anımda, her karanlık haberde, her adaletsizlikte o cümle geri geliyor. Bazı günler dudaklarımdan başkaları için dökülüyor: Ellerinizi bırakmayın.

Sonra o ses bir ön sıradaki gruptan duyuldu. Sonra arka sıradan duyuldu. Kadınlara özgü o yan yana olma ve birbirine sahip çıkma hali izdihamın önüne geçti. 

8 Mart’ın özü belki de tam olarak burada saklı.

8 Mart çiçeklerle, indirim kampanyalarıyla, romantik jestlerle çevrelenmiş bir takvim günü değildir.  8 Mart, tarihsel olarak işçi kadınların grevlerinden, tekstil atölyelerinden, eşit ücret ve insanca çalışma koşulları talebinden doğmuştur. Bu yüzden 8 Mart, emeğin ve direnişin günüdür. Hatırlamanın ve hatırlatmanın günüdür.

Bugün hala kadın emeği görünmezdir. Ev içi emek ücretsizdir. Bakım emeği doğal bir sorumluluk gibi sunulur. Güvencesiz çalışma koşulları en çok kadınları kuşatır. Göçmen kadınlar, hem ekonomik hem sosyal sistemin en kırılgan halkasında yer alır. Kadınlar çalışır, üretir, bakım verir, organize eder ama sistem bu emeği ya değersizleştirir ya da sessizleştirir.

Şiddet ise bu düzenin en çıplak yüzüdür. Erkek şiddeti yalnızca bireysel bir sorun değil, politik bir sorundur. Hukuki süreçlerdeki cezasızlık, koruyucu mekanizmaların zayıflatılması, sözleşmelerden geri çekilmeler… Bunların hepsi kadınların yaşam hakkını doğrudan etkiler. 

Ama o gece İstiklal’de şunu da gördüm: 8 Mart yalnızca yas değildir.

Polis barikatlarına, gazına, tehdidine rağmen kadınların akmaya devam etmesi; korkunun içinden slogan üretmesi; panik anında bile birbirine kol uzatması, söylediği şarkıyı daha sesli haykırması… İşte bu, feminist neşedir. Bu hafif bir iyimserlik değil; bilinçli bir politik duruştur. “Hayatta kalmaya razı değiliz”, “Yaşamak istiyoruz” demektir.

Neşe, patriyarkanın tahammül edemediği bir güçtür. Çünkü neşe korkunun karşısında durur. Dayanışma paniği bozar. Kol kola girmek, dağıtılmak istenen bir kalabalığı topluluk haline getirir.

O gece kalabalığın içindeki sıkışmışlık hissiyle birlikte şunu da hissettim: Tek başıma değildim. Hiçbirimiz tek başımıza değildik. 8 Mart, tam da bu kolektifliğin adıdır. Sokakta birbirinin koluna giren kadınlar, aslında tarih boyunca birbirine tutunan kadınların devamıdır.

Bu yüzden 8 Mart’ı yalnızca “kutlamıyoruz.” Onu savunuyoruz. Onu büyütüyoruz. Yazıda, sanatta, meydanlarda, hafızada büyütüyoruz.

Çünkü biliyoruz:
Haklar lütuf değildir.
Eşitlik kendiliğinden gelmez.
Ve hiçbirimiz birbirimizin elini bırakmadan yürüyebiliriz.

O ses hala kulağımda:

“Herkes birbirinin koluna girsin, ellerinizi bırakmayın.”


Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın