Talia Fell
Çeviren: Sabriye Akkul

Özet
Bu makalede, kız çocukluğu dönemindeki arkadaşlıklarda ortaya çıkan kıskançlığı felsefi olarak incelemek amacıyla Simone de Beauvoir ile Elena Ferrante’nin çalışmalarını bir araya getiriyorum. İki farklı kıskançlık türünü karşılaştırıyorum: Beauvoir’ın İkinci Cins (2011) adlı eserinde nesne-varlık konumundaki kızlar arasında betimlediği yıkıcı kıskançlık ile, Ferrante’nin Napoli Romanları (2012–2015) serisinde Lenu’nun Lila ile ilişkisi ve Beauvoir’ın Uslu Bir Kızın Anıları (1963) ile Ayrılamayanlar (2021) adlı eserlerinde Zaza ile yaşadığı arkadaşlıkta ortaya çıkan, daha çelişkili ve çok katmanlı bir kıskançlık biçimi. Beauvoir’ın Belirsizliğin Etiği (1976) ve İkinci Cins’te geliştirdiği varoluşçu özne ve özgürlük anlayışından yola çıkarak, bir kızın başka bir kızın entelektüel yeteneklerine duyduğu kıskançlığın, onun özne-varlık olarak yeni amaçlar edinmesine itici güç olabileceğini; aynı zamanda da olumsuz duygular yaratabileceğini ileri sürüyorum. Böylece, kıskançlık içeren entelektüel kız arkadaşlıklarının, kızın içinde bulunduğu durumu genişleterek, ona aksi takdirde erişemeyeceği yeni özgürlük olanakları açabileceğini ortaya koyuyorum.
1. Giriş
Elena Ferrante’nin Napoli Romanları (2012–2015) serisini Simone de Beauvoir’ın ilk otobiyografik eseri olan Uslu Bir Kızın Anıları (1963) ile yaklaşık aynı dönemde okudum. Bu süreçte, iki edebi metin aracılığıyla, kızlar arasında kurulan entelektüel bir arkadaşlık biçiminin dikkat çekici örnekleriyle karşılaştım. Her iki arkadaşlık da kıskançlığı içeriyor ve bu kıskançlık sayesinde –veya belki de bu kıskançlık yüzünden– kahramanlar duygusal ve entelektüel yaşamlarında haz ve anlam buluyorlar. İkinci Cins’te (2011) Beauvoir, kızların birbirine karşı neden kıskançlık duyduğunu açıklayan bir analiz sunar. İlginçtir ki, bu analizde kızların birbirinin entelektüel becerilerine duyduğu kıskançlığa yer verilmez; daha çok, fiziksel görünüm ve erkekler nezdindeki arzu edilebilirliğe dair kıskançlığa odaklanılır. Bu makalede, Ferrante’nin Lenu ile Lila arasındaki arkadaşlığını ve Beauvoir’ın hem Anılar (1963) hem de Ayrılamayanlar (2021) adlı eserlerinde Zaza ile olan ilişkisini analiz ederek, bu noktayı derinleştiriyorum.
Bu bağlamda, kıskançlık duygusunun kendisine odaklanıyor; hem analiz ettiğim edebi arkadaşlıklarda açıkça gözlemlenen kıskançlığın çift yönlü doğasını anlamak hem de bu duygunun felsefi anlamını açığa çıkarmak için Marguerite La Caze’in kıskançlık üzerine çalışmasından (2001) yararlanıyorum. La Caze’in yaklaşımını temel alarak, kızlar arasında yaşanan kıskançlığın yalnızca olumsuz bir duygu olduğu yönündeki genel varsayıma meydan okuyorum. Ardından Beauvoir’ın İkinci Cins ve Belirsizliğin Etiği (1976) adlı eserlerinde geliştirdiği varoluşçu çerçeveyi kullanarak kıskançlık üzerine varoluşçu bir okuma geliştiriyor; bu duygunun bireysel özneleşme sürecinde dönüştürücü bir potansiyel taşıyabileceğini ileri sürüyorum. Kız çocukları arasındaki entelektüel arkadaşlık ilişkilerinde mevcut olan kıskançlığın, bireysel öznenin inşasına olumlu katkı sunabileceğini; bireyin kendine yeni amaçlar belirlemesi ve bu doğrultuda harekete geçmesi için itici bir güç olabileceğini savunuyorum. Bununla birlikte, bu tür bir kıskançlığın ideali, geçici bir deneyim olarak yaşanmasıdır; zira duygunun süreklilik kazanması, kızın kıskançlık tarafından bütünüyle ele geçirilmesine neden olabilir. Kıskançlığın bu türden bir kapsayıcılığa ulaşmasını engellemenin yolu ise, güçlü bir benlik algısının inşa edilmesinden geçer. Beauvoir’ın İkinci Cins’te sunduğu kız çocuğunun gelişim süreci analizinin, kızların özgün bir benlik duygusu geliştirmekte karşılaştıkları özgül güçlükleri açığa çıkardığını öne sürüyorum.
Beauvoir ve Ferrante’nin eserlerini birlikte ele alarak, Beauvoir’ın felsefi kavrayışı edebiyat üzerinden kurduğu fenomenolojik yaklaşımı genişletme imkânı doğduğunu iddia ediyorum. Beauvoir’ın yazım döneminde erişiminin olmadığı metinler aracılığıyla, farklı bağlamlardaki kız ve kadın deneyimlerine yönelerek feminist felsefe üretimine edebi bir boyut katmak mümkündür. İkinci Cins ilk kez 1949 yılında Fransa’da yayımlandı; dolayısıyla Beauvoir’ın kızlık ve kadınlık anlatısı, tarihsel olarak kendi dönemiyle sınırlıdır. Yazar, analizini esas olarak dönemin Fransız, İngiliz ya da diğer beyaz, ağırlıklı olarak orta veya üst sınıfa mensup Avrupalı kadınlarının deneyimlerine dayandırır.
Oysa Napoli Romanları, İtalyan yazar Elena Ferrante tarafından kaleme alınmıştır; serinin ilk kitabı Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım 2011’de İtalyanca, 2012’de ise İngilizce yayımlanmıştır. Hikâye 1950’lerde Napoli’nin yoksul bir mahallesinde başlar. Anlatıcı Elena Greco (kısaca Lenu) ve arkadaşı Rafaella Cerullo’nun (Lila) çocukluk, ergenlik ve kadınlık dönemlerine, son roman Kayıp Çocuğun Hikâyesine (2015) kadar tanıklık ederiz.
Beauvoir ve Ferrante’nin metinleri, farklı zamanlarda, farklı dillerde ve bağlamlarda yazılmış olsa da bugün dünya genelinde çok sayıda dile çevrilmiş, geniş okur kitleleri tarafından benimsenmiş ve okurların hayatına anlamlı katkılar sunan eserler olarak kabul görmektedir. Bu iki yazarı birlikte incelemek, hem Ferrante çalışmalarının giderek büyüyen alanıyla ilişki kurmakta hem de Ferrante ile Beauvoir arasında, mecazi anlamda bir “edebi arkadaşlık” kurma imkânı sunmaktadır.
Napoli Romanları’nı okurken, Ferrante’nin kadın karakterlerinin yaşamlarını tasvir etme biçiminin Beauvoir’ın İkinci Cins’teki kadın yaşamı anlatımıyla dikkate değer biçimde örtüştüğünü fark etmemek elde değildi. Ferrante, Frantumaglia adlı metninde Haraway, Butler ve Braidotti gibi kendisini etkileyen yazarları listelemesine rağmen (2016, s. 322), Beauvoir’dan açıkça söz etmez. Ancak, Stefania Lucamante’nin (2008) de belirttiği üzere, Ferrante’nin Terk Edilmişlik Günleri adlı romanında Kadın Yıkıldı metnini yeniden yazdığına tanıklık ederiz; çünkü romandaki kahraman Olga, doğrudan Kadın Yıkıldıya gönderme yapar.
Napoli Romanları ile İkinci Cins arasındaki ilişki, Terk Edilmişlik Günlerindeki kadar açık olmasa da, Chiara Degli Esposti (2019, s. 153), Beauvoir’ın dört ciltlik otobiyografisi ile Ferrante’nin dörtlemesi arasında yapı, tema ve olay örgüsü açısından pek çok paralellik bulunduğunu ileri sürer. Örneğin Degli Esposti, her iki anlatının da, eğitimi aracılığıyla belirli bir özgürlük düzeyine ulaşan kadın entelektüelin gelişim öyküsünü konu aldığını vurgular (2019, s. 154).
Bu özgürleşme sürecinin en belirleyici adımı, her iki anlatı kahramanının da eğitim ortamına girişidir. Her iki karakterin, olağanüstü entelektüel kapasiteye sahip bir kız sınıf arkadaşıyla karşılaşması, onların öğrenmeye dair tutumlarını kökten dönüştürür. Bu arkadaşlık, anlatıcıda hem taklit arzusu hem de entelektüel rekabet duygusu uyandırır ve sürekli bir kendini geliştirme dürtüsünün kaynağı hâline gelir (2019, s. 154).
Degli Esposti, Zaza ile Lila’nın her ikisinin de olağanüstü entelektüel niteliklerle donatıldığını ve bu yönleriyle anlatıcı karakterler için birer model işlevi gördüğünü de vurgular (2019, s. 157).
Ben ise Degli Esposti’nin işaret ettiği bu rekabet ve taklit dinamiğinde kıskançlık duygusunun nasıl işlediğine daha yakından odaklanıyorum ve bu süreci Beauvoir’ın varoluşçu-feminist felsefesi aracılığıyla analiz ediyorum.
Degli Esposti aynı zamanda, Ferrante’nin Napoli Romanları’nda Beauvoir’dan etkilenmiş olmasına rağmen bu etkiyi açıkça kabul etmemesini sorunlaştırır. Bu noktada, Lenu karakterinin yazınsal üretiminde Lila’nın fikirlerine bağımlılığı da Beauvoir-Ferrante ilişkisi bağlamında ele alınır (2019, s. 159). Ferrante’nin “ilham aldığı edebi kaynakları ustaca gizlemesi”ni düşünmek gerçekten ilginçtir (2019, s. 159); ne var ki yazar bu konuda doğrudan bir açıklamada bulunmadığı sürece niyetini kesin biçimde bilebilmek mümkün değildir.
Ferrante’nin açık bir referans sunmamış olması, onun Beauvoir’ın fikirlerini yeniden işlemesini anlamamızı engellemez. Zira Beauvoir’ın metinleri, yalnızca genel anlamda insan varoluşuna değil, özellikle de ataerkil kültür içerisinde kızların ve kadınların durumuna dair, zamanlar üstü denebilecek derinlikte içgörüler içerir.
Bu bağlamda Ferrante’nin, kızlar arasındaki karmaşık ve entelektüel arkadaşlık biçimlerine odaklanan Beauvoir temalarını yalnızca yeniden kullanmakla kalmayıp, onları farklı bir zaman ve mekânda yeniden inşa ettiğini; böylece bu temaların güncelliğini koruduğunu ve yeni bir bağlamda yeniden tartışılmayı hak ettiğini ileri sürüyorum. Ferrante yalnızca Beauvoir’ın tematik mirasını devralmakla kalmaz; aynı zamanda bu temaları genişletir, ayrıntılandırır ve bizlere kızlar arasındaki entelektüel arkadaşlıklarda ortaya çıkabilecek kıskançlığı, yalnızca Zaza örneğiyle sınırlı kalmadan, felsefi düzlemde daha derinlemesine inceleme fırsatı sunar.
Nitekim Ferrante’nin Lenu ile Lila arasındaki ilişkiyi kurgulama biçimi, Beauvoir’ın Zaza ile olan ilişkisine dair anlatısını yeniden düşünmeye olanak tanır ve bazı yeni soruları gündeme getirir.
Ancak bu karşılaştırmalı okumaya geçmeden önce, Beauvoir’ın İkinci Cins’te sunduğu kızlık, öznellik ve kıskançlık analizine dönmemiz gerekmektedir.
2. Kızlar ve Öznellik
Beauvoir’ın kızlar arasındaki kıskançlığa dair çözümlemesi, onun öznelliğe dair daha genel yaklaşımıyla yakından ilişkilidir. Beauvoir’a göre, kız ya da kadın olmak; özne olarak otantik bir varoluşa ulaşmayı sınırlandıran bir toplumsal durumla yüzleşmek anlamına gelir. İkinci Cins’te Beauvoir, varoluşçu ve fenomenolojik bir yöntemle, “kadın olunma” sürecini analiz eder. Bu, “kadın nedir?” sorusunun değil, “kadın nasıl olunur?” sorusunun cevabını arayan bir çözümlemedir.
Beauvoir’ın ünlü ifadesiyle: “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” (2011, s. 293). Bu ifade, bireyin özsel bir doğasının bulunmadığını savunan varoluşçu felsefenin temel ilkelerinden birini yansıtır. Buna göre, “kadın”a dair özsel ve evrensel bir hakikat yoktur; birey, belirli bir sosyo-kültürel bağlamda, kendi olgusal koşulları içinde “kadın” hâline gelir (Mitchell 2017, s. 259).
Beauvoir, İkinci Cins’te çocukluk ve kızlık yıllarına ayrılmış bölümler aracılığıyla, bu dönüşüm sürecini inceler. Bu bölümler, kadın olmanın ön aşaması olarak kızların yaşadığı somut deneyimlerin fenomenolojik bir çözümlemesini sunar. Kız çocukları, bu süreçte içinde bulundukları toplumsal ve tarihsel koşullar tarafından şekillendirilir.
Kızlar ve kadınlar, diğer tüm bireyler gibi, insan varoluşunun kaçınılmaz belirsizliğini deneyimler. Belirsizlik Etiği’nde Beauvoir, insanın trajik belirsizliğini, diğer insanlarla birlikte, evrendeki nesneler arasında egemen ve benzersiz bir özne olma ayrıcalığını paylaştığını yazar (1976, 7). Şöyle yazar: “Diğerleri için bir nesne olarak, o, sadece bağımlı olduğu topluluk içindeki bir bireyden başka bir şey değildir” (1976, 7). Başka bir deyişle, birey hem “dışsal bir nesne” hem de “içsel bir varlık”tır (1976, 113). Dahası, birey hem varlık hem de varlık eksikliğidir (1976, 115). Birinin varlık eksikliği içinde olması, kişinin hiçbir şey olmaması anlamına gelir; varoluşunun özsel bir doğası yoktur (1976, 57). Otantik bir özne olarak var olmak için, kişi, kendisi için yaratmış olduğu hedeflere doğru ilerleyerek dünyayı kendisine haklı çıkarmalıdır (1976, 57). Alternatif olarak, insanın yalnızca dünyadaki bir nesne olarak kabul edilmesi, kendi olgusallığının içkinliğine otantik olmayan bir şekilde indirgenmesine izin vermektir (1976, 115). Birinin varlığının anlamı ve haklılığı, ne bizim varlığımızda ne de kurduğumuz hedefte, ancak bu hedefi özgürlüğümüzle inşa etmek ve takip etme faaliyetindedir. Beauvoir şöyle yazar: “Varlığın belirsiz olduğunu söylemek, anlamının asla sabit olmadığını, sürekli olarak kazanılması gerektiğini savunmaktır” (1976, 129).
Tüm insanlar kaçınılmaz olarak bu belirsiz varoluşu yaşar ve diğerleriyle olan ilişkilerinde özne ve nesne olarak statülerini kavrarlar. Ancak Beauvoir, kız olmak ya da kadın olmak, özne olarak otantik bir varoluşu elde etmenin daha zor olduğu bir durumla yüzleşmek anlamına geldiğini gösterir. Kızlar ve kadınlar ontolojik olarak diğer herkes kadar özgür olsalar da, içinde bulundukları durum, bu özgürlüğü nasıl kullanabileceklerini sınırlar. Bu durum, kızı nesne-varlık moduna hapseder ve onun, kendisini kaybedebileceği hedeflere özgürce yönelerek özne olmasını engeller. 1944 yılında Beauvoir, Pyrrhus ve Cineas’ta şunları yazar:
“Gerçekten de kendini arayan, kendini kaybeder, ve kaybetmekte olduğu şeyde kendini bulur. Eğer kendimi başkalarının gözlerinde ararsam, kendimi şekillendirmeden önce, ben hiçbir şeyim. Ben yalnızca dünyaya kendimi sevgiyle, eylemlerle atıldığımda bir şekil ve varlık alırım” (2005, 130).
Göstereceğim gibi, Beauvoir, kızlar arasındaki kıskançlığın, bir kızın diğer kızlarla, başkalarının gözündeki algılanan değerleri açısından kendisini karşılaştırıp rekabet etmesiyle ortaya çıktığını savunur. Böyle bir kıskanclık, kızın özne varlık olarak varoluş modunu içermemekle birlikte, kızların kendilerinden ve birbirlerinden yabancılaştıkları sınırlayıcı bir durumdan doğar ve bu durumu pekiştirir.
3. Kızlık ve Kıskançlık
Kadın olma süreci, çoğunlukla başkalarıyla kurulan ilişkiler bağlamında belirli roller üstlenmeye başlama süreci olarak anlaşılır. İkinci Cins’te “eş olma”, “anne olma” ya da “sevgili olma” başlıkları altında ele alınan bölümler, bu rol geçişlerini ayrıntılı biçimde tartışır.
Beauvoir, özellikle kız çocuğunun ontolojik statüsünü bir tür “bekleyiş” hâliyle tanımlar: Kız, çocuklukta annesine olan ilk bağımlılığını aşarak yeni edindiği özerkliğini henüz kavramıştır; ancak aynı zamanda –bu duruma ne ölçüde bilinçli olduğuna bağlı olarak değişen oranlarda– kadın olmayı, yani erkekle kurulan ilişkide Öteki ya da nesne-varlık olmayı, hatta doğrudan “erkekler için-varlık” olmayı beklemektedir (2011, s. 159).
Kız çocuğu, kadınlara ataerkil toplumda değer kazandıran rolleri –bir erkek tarafından sevilmek, evlenmek, anne olmak gibi– arzulamaya başlar; çünkü bu roller, kadına bir tür “kader” sunar. Bu kader, onu toplumsal anlamda tanınır ve kabul edilir kılar. Bu nedenle kız çocuğu, kadın olmanın getirdiği bu “kaderi” arzular hâle gelir.
Kızlar, toplum tarafından değerlerini bu şekilde kazandıkları için, kendilerini diğer kızlarla erkekler açısından ne kadar “değerli” oldukları üzerinden karşılaştırmaya başlar. Beauvoir, kızların genellikle erkeklerin en fazla hayranlık gösterdiği kızı kıskandıklarını ve hayranlık duyduklarını yazar (2011, s. 353).
Dahası, Beauvoir’a göre, bir kız çocuğu her ne kadar kendini derslere, spora, mesleki bir eğitime ya da sosyal ve siyasal etkinliklere adamış olsa da, “genç bir erkeğe kıyasla özerk bir birey olarak kendini gerçekleştirmesi çok daha zordur… Bağımsızlığı seçse bile, yaşamında erkeğe, yani aşka mutlaka yer ayırır. Kendini tümüyle başka bir uğraşa vermesi durumunda kadınlık kaderini kaçırmaktan korkar” (2011, s. 392).
Kadınlık “kaderi”, erkekle kurulacak bir ilişkiyi zorunlu kılar ve bu bağlamda kız çocuğu, “Erkek için Bekleyiş” içinde yutulur (2011, s. 352). Bu bekleyiş hâli, kızlar arasındaki arkadaşlıkları da etkiler; öyle ki çoğu zaman bu arkadaşlıklar bir noktada feda edilir.
Beauvoir bu durumu şöyle ifade eder:
“İster ciddi ister yüzeysel bir hayat sürsün, ister baba evine sıkı sıkıya bağlı olsun ister ondan kısmen sıyrılmış olsun, birçok genç kız için koca—ya da en azından ciddi bir sevgili—bulma girişimi giderek daha acil bir mesele hâline gelir. Bu kaygı, kadınlar arasındaki arkadaşlıklar için genellikle yıkıcıdır. ‘En iyi arkadaş’ ayrıcalıklı yerini kaybeder. Genç kız, dostlarında artık yoldaş değil, rakip görmeye başlar.” (2011, s. 392)
Kızlar arasındaki bu rekabeti daha iyi anlamak için, Beauvoir’ın kızlık dönemini erkek arzusuna hitap eden bir “nesne-varlık” olarak kendini kurma süreci olarak tanımladığı yaklaşımına odaklanmak gerekir. Bu süreçte, kız çocuğu kendi varlığında bir ikilik (doubling) yaşamaya başlar. Bu ikilik, kadınlara özgü özgün bir sahicilik kaybı biçimi olarak ortaya çıkar.
Beauvoir’a göre kadını tanımlayan temel çelişki, onun özne olma yönelimi ile nesne-varlık konumu arasındaki çatışmadır. Şöyle yazar:
“Kadının trajedisi, her öznenin temel talebi olan kendini asli olarak kurma arzusu ile, onu önemsiz kılan bir durumun dayatmaları arasındaki çatışmadır.” (2011, s. 17)
Arzu edilen biri hâline gelmek, nesne-varlık oluşa odaklanmayı gerektirir. Pasifliği arzulayan, kendini nesneleştiren kız çocuğu, kendini “gururla tanıdığı bir idol”e dönüştürür (2011, s. 374). Kendisini idol olarak kurduğunda ise, özne olarak kendisiyle çakışmaz; dışsallaşır:
“Artık kendisiyle tam anlamıyla örtüşmek yerine, kendisinin dışında bir yerde var olur” (2011, s. 360).
Amaç artık “bir erkeği elde etmek”tir; yani, av hâline gelmek. Bu uğraş, kızın pasifliğini dikkatle şekillendirmesini gerektirir (2011, s. 360). Kız “makyajı, saç modellerini dener; göğüslerini gizlemek yerine büyütmek için ovuşturur, gülümsemesini aynada çalışır” (2011, s. 360).
Bu tür eylemler, erkekler tarafından arzulanmanın verdiği hazla birlikte bir tür “proje” havası taşır: Bir sevgili ya da koca edinme hedefini gerçekleştirme projesi. Bu şekilde, kız cinsel ve toplumsal açıdan “kadın” konumuna geçer; heteroseksüel ve kadınsı addedilen “normal” bir kadın kaderine yönelir. Ancak Beauvoir, bu süreci—erkeği elde etme, kendini ikiye bölme, arzulanabilir bir nesne-varlık olma çabası—temel bir “yalan” olarak tanımlar. Şöyle yazar:
“Genç kız, nesne olmayı ve hatta gösterişli bir nesne olmayı oynarken, kendini dağılmış, belirsiz bir varlık olarak deneyimlediğini bilmekle lanetlenmiştir” (2011, s. 381).
Beauvoir’ın bu “yalan” kavramı, kız çocuğunun ya da kadının kendisini nesne-varlık olarak kurduğu noktadaki sahicilik eksikliğini anlamamıza yardımcı olur. Kız çocuğu, kendini erkeğin nesnesi olarak kurmaya yönelik pasif bir projeye giriştiğinde, aslında bu tür bir varoluş biçimi gerçekten mümkün değildir.
Kız çocuğu kaçınılmaz olarak kusurları, düşünsel bir iç dünyası ve hisleri olan bir insan olarak kalır; bu nitelikler, onun inşa ettiği arzu nesnesi olan “çift” figürden ayrı ve bağımsızdır.
Kız çocuğu, erkek için bir nesne hâline gelme yönünde pasif bir girişimde bulunduğunda, bu tür bir “oluş” gerçekte mümkün değildir; zira o, inşa ettiği arzu nesnesi—yani kendi “çift”i—nden ayrı, kusurları olan, düşünen ve hisseden bir insan olarak kalmaya mahkûmdur.
Beauvoir, kızın kendisini oluşturduğu “nesne-varlık”ı adeta bir meta gibi betimler ve bu yaklaşım, kız arkadaşlar arasında ortaya çıkan kıskançlığı açıklamak için işlevseldir. Kız, kendini hem özne-varlık hem de idol/nesne-varlık olarak ikiye böldüğünde ve bu haliyle “bir erkek elde etmeye” çalıştığında, kendisinden yabancılaşır. Artık kendini, başkalarının hayranlığına sunulacak bir temsil figürü gibi kurgular; dolayısıyla öz-değeri ve kimliği, dışsal bilinçlere bağımlı hâle gelir (2011, s. 383). Bu nedenle Beauvoir şöyle yazar:
“Bu çift varlıkla kendini özdeşleştirir; ancak onun varlığına pasif biçimde boyun eğdiği ölçüde, bu onun için tehlikeli hâle gelir” (2011, s. 383).
Kızın bu çifte dayalı varoluşu, dışarıdan gelen bir eleştiriyle sarsılabilir; çünkü kendi değerinin teyidi artık başkalarının onayına bağlıdır (2011, s. 383). Beauvoir devam eder:
“Onun değeri kendi çabasından değil, istikrarsız bir onaydan türetilir. Bu değer, bireysel etkinliklerle değil, genel itibarla tanımlanır; niceliksel olarak ölçülebilir görünür; bir meta, piyasada fazla yaygınlaştığında değer kaybeder: böylece bir kız, yalnızca başka hiçbir kız onun gibi değilse nadir, sıra dışı, dikkate değer ve olağanüstü olabilir. Diğer kızlar onun rakipleri ya da düşmanlarıdır; onları küçümsemeye, yok saymaya çalışır; kıskanç ve saldırgandır.” (2011, s. 383)
Bir metanın değeri, onu benzersiz kılan niteliklerinden çok, diğer metalarla kıyaslandığında ne kadar “özel” olduğuyla ölçülür. Benzer şekilde, bir kız çocuğu kendi nesne-varlık değerini yalnızca kendi başına değerlendirmez; bu değeri diğer nesne-varlıklarla karşılaştırarak inşa eder. Bu durum, kızlar arasında nesne-varlıklar olarak kurulan ilişkilerde kıskançlık ve rekabete dayalı düşmanca dinamikler üretir.
Bu tür ilişkilerde, başka bir kızda bulunan her arzu edilir nitelik, kişinin kendi değerini tehdit eder. Tüm nesne-varlıkların aynı anda yüksek değerde olması mümkün değildir; çünkü değerli “meta”ların sayısı arttıkça, her birinin göreli değeri azalır.
Dolayısıyla kız çocuğu yalnızca tüm insanların paylaştığı varoluşsal belirsizliği yaşamakla kalmaz; içinde bulunduğu toplumsal konum, onu hem kendinden hem de diğer kızlardan yabancılaştıran özgül bir durum yaratır.
4. Beauvoir ve Zaza
Beauvoir’ın ilk otobiyografisi olan Uslu Bir Kızın Anıları’nda, çocukluk arkadaşı Zaza Mabille ile kurduğu arkadaşlığı anlatırken, bu ilişkinin İkinci Cins’te genel olarak betimlediği kız arkadaşlıklarından nasıl ayrıldığını dikkatlice ortaya koyduğu görülür. Beauvoir, bu arkadaşlığı özellikle entelektüel bir bağ olarak sunar. Şöyle yazar:
“Bay Mabille’in çalışma odasına sığınır, kargaşadan uzak bir şekilde konuşurduk… Zaza’yla gerçek sohbetler ederdim; babamın akşamları annemle yaptığı türden. Okul derslerinden, okuduklarımızdan, ortak arkadaşlarımızdan, öğretmenlerimizden ve dünya hakkında bildiklerimizden konuşurduk: kendimizden hiç bahsetmezdik. Kızlara özgü sır paylaşımı gibi şeylere yer vermez, birbirimize hiçbir samimiyet gösterisinde bulunmazdık. Birbirimize hep ‘vous’ diye hitap ederdik (asla ‘tu’ değil) ve mektupların sonları dışında birbirimizi öpmezdik.” (Beauvoir, 1963, s. 92–93)
Beauvoir’ın Kız başlıklı bölümde, “lezbiyen eğilimlerin” kız çocukları arasında yaygın olduğunu yazdığını da not etmek gerekir; bu eğilimlerin farklı derecelerde samimi arkadaşlıklar şeklinde kendini gösterebildiğini belirtir (2011, s. 366–370).
Ayrıca, Çocukluk başlıklı bölümde, “en iyi arkadaş” figürünün kız çocukları açısından yaşamsal önemde olduğunu ifade eder. Beauvoir, kız çocuklarının arkadaşlıklarında sıklıkla birbirlerine sırlarını açtıklarını, bu nedenle bu arkadaşlıkların genellikle bireyin kendisinden söz etmesine dayandığını belirtir. Şöyle yazar:
“Eyleme geçemedikleri için konuşurlar; ciddi sözleri tamamen anlamsız olanlarla kolayca harmanlarlar; terk edilmiş, ‘anlaşılmamış’ hissederler ve teselliyi narsistik duygularda ararlar: kendilerini roman kahramanları gibi görür, hayranlıkla seyreder ve yakınırlar” (2011, s. 321).
Beauvoir’ın, Zaza ile olan arkadaşlığında öpüşme ya da “kızlara özgü sır paylaşımı”nın yer almaması, onun bu ilişkiyi İkinci Cins’te analiz ettiği tipik kız arkadaşlıklarından bilinçli olarak ayırdığını gösterir.
Bu ayrım, Beauvoir’ın Zaza’nın entelektüel yetkinliklerine duyduğu hayranlığı anlatırken kıskançlık yaşamadığını belirtmesiyle daha da netleşir. Zaza’yla ilgili olarak şunları yazar:
“Öğretmenlerle konuşma biçimi beni hayrete düşürürdü; onun doğal ses tonu, diğer öğrencilerin kalıplaşmış, duygusuz seslerinden çok farklıydı… Söylediği her şey ya ilginçti ya da eğlendiriciydi” (1963, s. 91).
Birkaç sayfa sonra kıskançlık konusuna doğrudan değinir:
“Zaza’nın benimle ilgili belli duygular taşımasını beklemiyordum: onun en iyi arkadaşı olmak yeterliydi. Ona duyduğum hayranlık, gözümde kendi değerimi azaltmıyordu. Sevgi kıskançlık değildir. Dünyada olabilecek en güzel şeyin kendim olmak ve Zaza’yı sevmek olduğunu düşünüyordum.” (1963, s. 96)
Beauvoir’ın Zaza’ya kıskançlık duymadığını özellikle belirtmesi dikkat çekicidir; zira kıskanmış olsaydı bile, bu duygu Beauvoir’ın İkinci Cins’te betimlediği klasik “kızlar arasındaki kıskançlık” biçimiyle örtüşmezdi.
İkinci Cins’te Beauvoir, kızın başka bir kızı kıskanmasını, onları “nesne-varlık” olarak kurdukları ilişkiler bağlamında açıklar. Bu tür kıskançlık, en çok fiziksel özellikler, güzellik, giyim tarzı ve erkeklerin ilgisini çekme biçimleri üzerinden ortaya çıkar.
Beauvoir, Zaza’nın dikkat çekici entelektüel niteliklerine—ifade biçimi, ilginç ve esprili olma yeteneği—duyduğu hayranlığın, kıskançlığa dönüşmediğini yazar. Bu özelliklerin, onun Zaza’yla kurduğu entelektüel arkadaşlıktan aldığı hazda belirleyici rol oynadığını söyleyebiliriz.
Ne var ki, Beauvoir’ın İkinci Cins’teki kız arkadaşlıklarına dair genel anlatısı ile Uslu Bir Kızın Anıları’nda kendi arkadaşlığını anlattığı şekli arasındaki fark, bazı soruları gündeme getirir. Özellikle, Beauvoir’ın diğer kızlara ve kadınlara kıyasla kendini ayrıksı, hatta üstün konumlandırma eğilimi burada açıkça görülür. Bir yandan diğer kızlar ve kadınlara olumsuz türden bir kıskançlığı atfederken, bir yandan da Anılar’da kendisinin bu duygudan bütünüyle azade olduğunu iddia etmesi, eleştirilebilir bir tutumdur. Beauvoir zaman zaman kendini “kadınlardan” ayırır; kendi yaşamını, İkinci Cins’te ve edebi metinlerinde yer verdiği pek çok kadınınkinden farklı, özgün ve istisnai olarak sunar.
Bu kendine özgü farkı (ve muhtemel üstünlüğü) kurma biçimi, İkinci Cins’in giriş bölümünde de kendini gösterir. Burada kadınların durumunu açıklamaya en uygun kişinin kim olabileceğini tartışırken, dolaylı biçimde bu rol için kendisini işaret eder (2011, s. 15).
Şöyle yazar:
“Bugün pek çok kadın, insan olmanın tüm ayrıcalıkları kendilerine iade edilmiş olarak, tarafsızlığı göze alabilecek kadar şanslı. Hatta bu tarafsızlık ihtiyacı içindeyiz. Birçoğumuz, kadın oluşumuzu hiçbir zaman bir zorluk ya da engel olarak hissetmedik; bizi özel olarak ilgilendiren sorunlardan çok, daha evrensel sorunları önemsedik: işte bu mesafe, tutumumuzun nesnelliğine dair bir umut beslememizi sağlıyor.
Ancak yine de kadın dünyasını erkeklerden çok daha yakından tanıyoruz; köklerimiz bu dünyada… Kadın olmanın insan varoluşu açısından ne anlama geldiğini daha doğrudan kavrıyoruz ve bunu bilmeye daha çok önem veriyoruz.” (2011, s. 16)
Beauvoir’ın bu ifadeleri, onun diğer kadınlara kıyasla bir tür üstünlük iddiasında bulunduğu; ayrıca tarafsızlık, nesnellik ve mesafe sahibi olduğu—ve bunların çoğu kadında bulunmadığını varsaydığı—şeklinde yorumlanmaya açıktır. Ancak yine de, Beauvoir’ın dönemi ve bağlamı içindeki birçok kadından farklı olduğunu; yaşadığı deneyimlerin ve ulaştığı entelektüel başarıların gerçekten de istisnai olduğunu teslim etmek gerekir. Hatta bu farkındalığın, onun dürüstlüğünün ve haklı bir gururunun göstergesi olduğu ileri sürülebilir.
Ayrıca, etrafındaki entelektüellerin büyük ölçüde erkeklerden oluştuğu bir ortamda, Beauvoir’ın diğer kadınlardan belirli ölçüde mesafe almasının, ciddiye alınabilmesi için zorunlu olduğu da savunulabilir.
Zaza ile olan arkadaşlığını anlatırken ise, Beauvoir’ın İkinci Cins’te ele aldığı kıskançlığa dayalı kız arkadaşlıklarından kendisini üstünlük ya da bilinçli bir fark koyma amacıyla ayırdığını düşünmüyorum. Bunun yerine, Zaza ile olan ilişkisinin karmaşıklığını, diğer kadınların yaşamlarına dair analizlerinde kullandığı ölçüde tarafsız ve mesafeli bir bakışla değerlendirememesinden kaynaklandığını düşünüyorum.
Beauvoir’ın Zaza’ya kıskançlık duymadığını belirtmesi, arkadaşlıklarına dair başka ifadeleriyle çelişiyor gibi görünebilir. Zira başka yerlerde, bu ilişkinin çok daha karmaşık olduğunu ve kıskançlık ile bağımlılık duygularını da içerdiğini ima eder. Örneğin Beauvoir, “Ben kendimi başkalarıyla karşılaştırmak gibi bir alışkanlığa sahip değildim” (1963, s. 101) dese de, okul başarılarıyla ilgili Zaza ile kendisini karşılaştırdığı başka bir yerde şöyle yazar:
“Onun notları benimkiler kadar iyi olmasa da, çalışmasına yönelik rahat ve tasasız tavrı, benim titizliğimle yaptığım işlerde bulunmayan, belirsiz ama etkileyici bir nitelik kazandırıyordu. Ona ‘kişiliği’ olduğu söylenirdi; bu onun en büyük üstünlüğüydü.” (1963, s. 112)
The Inseparables (2021) adlı romanda, Beauvoir’ın Zaza ile olan arkadaşlığının kurmaca bir anlatımı olan Sylvie ve Andrée karakterleri üzerinden bu karmaşık ilişkiyi daha dürüstçe aktardığı söylenebilir. Sylvie (Beauvoir’ın kurmaca karşılığı), Andrée’ye dair şöyle der:
“Ona gökten verilmiş bir armağanı olduğunu acı bir hayranlıkla fark ediyordum; bu, beni büyüleyen kişiliğiydi. İçten içe, Andrée’nin o mucizevi insanlardan biri olduğunu, hakkında bir gün kitaplar yazılacağını düşünüyordum.” (2021, s. 12)
Bu kurgusal anlatımda, Zaza’nın derslere yaklaşımına dair Beauvoir’ın hissettiği kıskançlık daha açık biçimde dile getirilir:
“Andrée parlak bir öğrenciydi; hâlâ birinci sırada yer alıyorsam, bu onun yarışma zahmetine girmeyecek kadar gururlu olmasındandı. Onun kayıtsızlığına imreniyor, fakat bunu taklit edemiyordum.” (2021, s. 18)
Bu bölümlerde Beauvoir, Zaza’nın kişiliğine, özgünlüğüne ve özellikle akademik tutumuna dair karmaşık, kıskançlıkla karışık bir hayranlık ifade eder. Bu kıskançlık açıkça, entelektüel bir bağlamda ve oldukça ambivalan bir biçimde ortaya çıkar.
Beauvoir aynı zamanda, Zaza’ya duyduğu yoğun duygusal bağı da açıkça ifade eder. Bu arkadaşlığın onun duygusal durumunu ve öz-değer algısını ne denli etkilediği, bu bağın sıradan bir arkadaşlık olmadığını gösterir. Örneğin okul dönemi başında, nedeni belli olmayan bir melankoli içindeyken, Zaza’nın geri dönüşüyle birlikte yaşadığı duygusal yükselişi şöyle anlatır:
“Bir gün öğleden sonra okulda, soyunma odasında eşyalarımı çıkarırken Zaza yanıma geldi. Konuşmaya başladık, başımızdan geçenleri birbirimize anlattık, yorumladık; birden dilim çözüldü ve içimde bin güneş parladı. Işıl ışıl bir sevinçle kendi kendime şöyle dedim: ‘Sorun neydi biliyor musun? Zaza’ya ihtiyacım vardı!’” (Beauvoir, 1963, s. 95)
Beauvoir’ın Zaza’ya duyduğu bağımlılık, şu sözleriyle daha da açık biçimde ifade bulur:
“Eğer Zaza’dan ayrılmak zorunda kalsaydım, yaşamaya devam etme isteğimi tamamen yitirirdim.” (1963, s. 122)
Bu bağımlılık hissi, Beauvoir’ın kendini Zaza ile karşılaştırırken yaşadığı düşük öz-değer duygusuyla da iç içe geçer. Şöyle yazar:
“Yalnızca kendimi Zaza’yla kıyasladığımda, kendi sıradanlığıma acı içinde hayıflanırdım.” (1963, s. 114)
Beauvoir, Zaza’nın bir “kişiliğe” sahip olduğunu düşünürken, kendisine dair şunları söyler:
“‘Benim kişiliğim yok’ derdim kendi kendime üzülerek… Kendi öznelliğime dair en ufak bir iz bulamazdım.” (1963, s. 113)
İlginçtir ki, Beauvoir bu duygusal dinamiği kıskançlık, bağımlılık ya da düşük öz-değer bağlamında açıklamaz. Bunun yerine, Zaza’ya dair duygularını metafizik bir düzeyde temellendirmeye çalışır.
Beauvoir’a göre, kendisini içsel ve dağınık bir varlık olarak deneyimlerken, Zaza’yı dışarıdan, tamamlanmış bir figür olarak algılar; bu da onda yetersizlik duygusuna yol açar. Şöyle yazar:
“İçimde her şey biçimsizdi ve anlamsızdı. Ama Zaza’da, su gibi parlayan, mermer gibi sağlam ve Dürer’in çizdiği bir portre kadar belirgin bir varlık görür gibiydim. Bu görüntüyü içimdeki boşlukla kıyasladım ve kendimden nefret ettim.” (1963, s. 112)
Benzer bir düşünceye Beauvoir, Pyrrhus ve Cineas’ta da yer verir. Gençliğinde, “dikkat çekici” bazı sınıf arkadaşlarıyla kendini kıyasladığında yaşadığı umutsuzluğu şöyle aktarır (2005, s. 116):
“Kendime aynada ne kadar uzun süre bakarsam bakayım, kendi hikâyemi ne kadar anlatırsam anlatayım, kendimi katı bir nesne gibi kavrayamam. İçimde, bana ait olan boşluğu hissederim; var olmadığımı hissederim… Öteki, yalnızca kendi kalbindeki boşluğu kendisi deneyimlediği için, bana olağanüstü ve ulaşılamaz biri gibi görünür. O, benim için dünyadaki bir nesnedir, bir bütünlüktür. Ben, hiçbir şey olmayan, onun varlığına inanırım—ve o, bir nesneden fazlasıdır.” (2005, s. 116)
Beauvoir’ın, Zaza’ya dair duyduğu bağımlılık ve yetersizlik hislerini açıklama biçimi, ikna edici olmaktan uzaktır. Bu açıklama, Beauvoir’ın neden bu duyguları özellikle Zaza’ya karşı yaşadığını; oysa günlük yaşamında ilişki kurduğu diğer insanlarda neden benzer bir deneyim yaşamadığını açıklamaz.
Bu çelişkiler, Beauvoir’ın Zaza’ya yönelik kıskançlık hislerini kendisine dahi tam olarak itiraf etmemiş olabileceğini düşündürür.
Beauvoir’ın, İkinci Cins’te kızlar arasındaki kıskançlık analizine bile dâhil etmediği bu özgül kıskançlık biçimini daha iyi anlamak için Elena Ferrante’nin yazılarına yöneliyorum.
5. Lenu ve Lila
Elena Ferrante, Frantumaglia (2016) adlı kitabında yazma pratiği üzerine yaptığı bir söyleşide, anlatıcısının hiçbir ikiyüzlülüğe yer vermemesi gerektiğini belirtir:
“Anlatıcım, hem sükûnet içinde hem de öfke, kıskançlık gibi duygular içindeyken kendisine karşı dürüst olmalıydı.” (2016, s. 275)
Ferrante’nin bu niyeti, Napoli Romanları’nda Lenu’nun Lila ile arkadaşlığını anlatırken açıkça hissedilir.
Beauvoir’ın kıskançlık hislerini kabul etmekteki isteksizliğinin ya da yetersizliğinin aksine, Lenu, Lila ile olan arkadaşlığında hem yoğun pozitif hem de negatif duygularını ayrıntılarıyla ortaya koymaktan kaçınmaz.
Üstelik bu duyguları, insan ilişkilerinin evrensel metafizik sorunlarına havale etmez.
Bu sayede, kızlar arasındaki entelektüel arkadaşlıklarda yaşanan kıskançlık deneyimlerine dair çok daha tutarlı ve ayrıntılı bir anlatım sunulur.
Aynı zamanda bu arkadaşlığın hayranlık ve haz gibi olumlu yönleri de göz ardı edilmeden birlikte ele alınır.
Beauvoir’ın Zaza ile yaşadığı entelektüel arkadaşlık gibi, Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım adlı romanda da Lenu’nun Lila ile arkadaşlığı, birlikte kurdukları anlamlı ve tatmin edici sohbetlerle karakterize edilir. Dörtlemenin tamamı boyunca Lenu, Lila’dan ilham alır; onun entelektüel enerjisinden beslenir. Lila’yı bir dahî olarak görür; kendisinden üstün entelektüel yetilere sahip biri olarak.
Lila, yalnızca ilkokulu tamamlayabilmiş olsa da bu entelektüel erdeme sahiptir; oysa Lenu liseyi ve üniversiteyi bitirir, yetişkinliğinde yazar olur.
Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım’da, Lila ile aşk üzerine yaptıkları bir konuşmanın ardından—bu konuşma sırasında “çizgi romanlar ve kitapların diliyle” konuştuklarını söyler—Lenu şöyle anlatır:
“O anlar kalbimi ve zihnimi aydınlattı: o, ben ve o özenle seçilmiş sözcükler… Lila’yla aramızdaki alışveriş öylesine yoğun bir haz vermişti ki, kendimi ona bütünüyle adamaya karar verdim.” (Ferrante 2012, s. 103)
Lenu, Lila’yla kurduğu sohbetlerde ortak bir üretim duygusu hisseder; bu etkileşim onları birbirine bağlar.
İkisi birlikte deneyimlerine anlam kazandırabilecek bir yeti geliştirirler:
“Ben, ben ve Lila; yalnızca birlikte sahip olduğumuz o yetiyle, renkleri, sesleri, nesneleri ve insanları kavrayıp ifade edebilir, onlara güç verebilirdik.” (2012, s. 138)
Gerçekten de, Lila konuşmaya başladığında, kelimelerle kurduğu yoğun ilişki Lenu’ya da geçer:
“[Lila] olguları alır ve doğallıkla onlara gerilim kazandırırdı; gerçekliği sözcüklere indirgerken onu yoğunlaştırır, enerjiyle doldururdu. Ama aynı zamanda şunu da fark ettim—memnuniyetle—: O bunu yapmaya başladığı anda, ben de aynısını yapabileceğimi hissediyordum, deniyordum ve kolayca yapabiliyordum…” (2012, s. 130)
İki kız birlikte karmaşık diyaloglar kurar; burada Lila’nın entelektüel enerjisi, ortak üretim için bir katalizör işlevi görür.
Bu pasajlar, Lenu ile Lila’nın arkadaşlığında entelektüel bağın yoğun biçimde ödüllendirici yönünü gözler önüne serer.
Ancak bu dinamik, aynı zamanda bağımlılık ve kıskançlık gibi olumsuz duygularla da işaretlenmiştir.
Lenu, İschia’ya yaptığı bir seyahatte Lila’dan gelen bir mektup alır ve bu mektup onda hayranlık ve kıskançlık arasında gidip gelen yoğun duygular uyandırır. Mektubu okuduğunda şöyle der:
“Lila yazıyla kendini ifade edebiliyordu; benim yazdığım gibi değil… okuduğum ve okumakta olduğum pek çok yazardan bile daha farklıydı; kendini, hatasız ve iyi yapılandırılmış cümlelerle anlatıyordu, oysa artık okula gitmiyordu. Dahası, hiçbir çaba izine rastlanmıyordu, yazının yapaylığı hissedilmiyordu.” (2012, s. 226–227)
Lenu, mektubu tekrar okuduğunda, bu ambivalan duygular daha da netleşir:
“Lila’nın yazma becerisi karşısında kendimi yine küçük hissettim; onun biçim verebildiği ama benim veremediğim şeyler… gözlerim doldu. Evet, okul olmadan, kütüphane kitapları olmadan bu kadar iyi olması beni mutlu etmişti ama bu mutluluk, suçlulukla karışık bir üzüntüye dönüşmüştü.” (2012, s. 231)
Bu pasaj, Ferrante’nin dürüst anlatım tarzına iyi bir örnek oluşturur. Lenu’nun, Lila’nın entelektüel yetilerine karşı aynı anda hissettiği hayranlık, haz ve kıskançlık, çarpıcı biçimde ifade edilir.
Beauvoir ve Zaza’nın ilişkisinde olduğu gibi, Lenu’nun Lila ile kurduğu entelektüel arkadaşlık da onun çalışmaya ve genel olarak hayata dair motivasyonuna yön verir; fakat aynı zamanda öz-değer duygusunda düşüş ve bağımlılık hissi yaratır.
Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım’da, anlatının belirli bölümlerinde Lenu, Lila’dan uzaklaştığında, ders çalışmaya dair isteğinde büyük bir azalma olduğunu belirtir. Şöyle der:
“Kendi başıma yaptığım hiçbir şey beni heyecanlandırmıyordu, sadece Lila’nın dokunduğu şeyler önemli oluyordu. O geri çekilirse, sesi nesnelerden çekilirse, o nesneler kirleniyor, tozlanıyordu.” (2012, s. 100)
Lila’nın Lenu üzerindeki etkisi öyle güçlüdür ki, Lenu yalnızca Lila ile paylaştığı alanlarda heyecan duyar.
Lila onunla birlikte Yunanca ya da Latince çalıştığında, ya da belirli fikirleri tartıştığında, bu alanlar Lenu için ilgi odağına dönüşür ve okulda bu konularda dikkate değer başarılar elde etmesine yol açar.
Ne var ki Lila geri çekildiğinde, Lenu’nun motivasyonu, odağı ve tutkusu da zayıflar. Bu tür bir dönemde şöyle der:
“Kısa sürede fark ettim ki, Lila beni artık itmediğinden, çalışmalarımda ve okumalarımda benden önce davranmadığından, okul ve hatta Maestro Ferraro’nun kütüphanesi artık bir macera olmaktan çıkmıştı. Artık sadece iyi yaptığım ve çokça övüldüğüm bir işe dönüşmüştü.” (2012, s. 187)
Lenu’nun Lila ile kurduğu entelektüel ilişki biçimi, zararlı bir bağımlılık türü olarak da okunabilir. Lenu, Lila’ya duyduğu bağımlılığın ona acı verdiğini açıkça kabul eder:
“Üzgündüm… çünkü o [Lila] bağımsız olmayı biliyordu, oysa ben ona ihtiyaç duyuyordum.” (2012, s. 132)
Lenu yalnızca kendi bağımlılığını fark etmekle kalmaz, aynı zamanda Lila’da algıladığı bağımsızlığa karşı kıskançlık da duyar gibi görünür.
Lenu’nun Lila’ya duyduğu bu entelektüel bağımlılığı üzücü bir durum olarak değerlendirebileceğimiz gibi, daha olumlu bir yorum da yapılabilir: Bu arkadaşlık, Lenu’ya entelektüel uğraşlarında işbirliğine dayalı nadir bir deneyim sunar.
Lenu’nun Lila’ya yönelimi, yalnızca bir bağımsızlık eksikliğinden değil; aynı zamanda birlikte düşünme, birlikte anlam kurma süreçlerinden büyük ilham ve tutku duymasından kaynaklanır.
Örneğin, okulda Dido hakkında yazdığı bir kompozisyon için yüksek not aldığında, Lenu bu başarının arkasındaki ilham kaynağını şöyle değerlendirir:
“Elbette, kendi kendime dedim ki, Dido üzerine yazı benim; güzel cümleler kurma yeteneği bana ait; elbette yazdıklarım bana ait… ama bunu onunla birlikte düşünmedim mi, birbirimizi sırayla heyecanlandırmadık mı, benim tutkum onun tutkusunun sıcaklığında büyümedi mi?” (2012, s. 188)
Bu pasaj, güvenilen bir arkadaşla yapılan sohbetin ve diyalogun, bireyin entelektüel gelişimine olan olumlu etkisini gözler önüne serer.
Anlamlı bir başkasıyla kurulan entelektüel diyalog ve ortak üretim, tutkuların karşılıklı olarak ateşlendiği bir alan yaratır—birinin tutkusu, diğerinin “sıcaklığında” büyür.
6. Kıskançlığın Çelişkili Doğası
Elimizde, Beauvoir’un İkinci Cinsiyet’te kız çocukları arasındaki kıskançlık üzerine yaptığı; kızların erkekler için nesne-varlıklar olarak konumlandırılmaları nedeniyle yaşadıkları tamamen olumsuz bir kıskançlık biçimini betimleyen anlatımı bulunmaktadır. Ayrıca Anılar ve Ayrılamayanlar adlı eserlerinde Zaza ile olan arkadaşlığını anlattığı ve Zaza’ya duyduğu kıskançlık duygularını inkâr ettiği; bu bağımlılığın zararlı yönlerini, aslında yalnızca belirli bir arkadaşa yönelik olan duyguları evrenselleştirerek açıkladığı bir başka anlatımı da mevcuttur. Son olarak ise Ferrante’nin, bu kez Lenu ve Lila arasındaki benzer bir entelektüel kız arkadaşlığını konu alan ve bu dostluktaki karmaşık duygular bütününü tüm açıklığıyla ortaya koyan, kıskançlık duygularını mazur gösterme ya da açıklama çabası gütmeyen anlatımı vardır.
Beauvoir’un İkinci Cinsiyet’te kızlar arasındaki kıskançlığa dair sunduğu anlatı, kız arkadaşlıklarına dair yaygın biçimde kabul gören bir algıyla örtüşmektedir. Adölesan Kızlar ve Arkadaşları (1995) adlı eserinde Vivienne Griffiths, kızlar arasındaki arkadaşlıkların ikili bir doğaya sahip olduğunu; hem yakın ve destekleyici olduklarını, hem de kıskançlık ve duygusal gerilim yaratma potansiyeli taşıdıklarını belirtir (s. 3).
Elena Ferrante’nin Anahtar Kelimeler adlı eserinde Tiziana de Rogatis de bu görüşe katılır ve şöyle yazar: “Kadınlara dair en yaygın klişelerden biri, dost olmayı bilmedikleri yönündedir; yani sadık, şeffaf ve kıskançlık gibi bulanık duygulardan arınmış ilişkiler kurmayı beceremedikleri söylenir” (2019, s. 57). Rogatis, Ferrante’nin bu klişeyi kırdığını savunur; çünkü Ferrante, Lenu ile Lila arasındaki yoğun ve ateşli dostluğu dörtlemesinin merkezine yerleştirir (2019, s. 57). Rogatis şöyle der: “Onlarınki, iki eşit arasında karşılıklı, sadık bir bağın klasik etiği değildir: Bu tür bir özerklik erkeklere özgü bir ayrıcalıktır ve tarihsel olarak erkek egemenliğine dayanır, onun bir tamamlayıcısıdır” (2019, s. 57–58).
İlk bakışta bu ifadeler bir çelişki gibi görünebilir; çünkü Rogatis, kızların kıskançlıktan arınmış dostluklar kuramayacağına dair klişeye işaret ettikten sonra, Ferrante’nin bu klişeyi sadakatten ve karşılıklılıktan yoksun bir arkadaşlık sunarak kırdığını iddia eder. Ancak ben Rogatis’in esas noktasının şu olduğunu düşünüyorum: Ferrante, kıskançlıkla yoğrulmuş bir arkadaşlığı merkeze alarak bu klişeyi yıkar; çünkü bu ilişki, tüm karmaşıklığına rağmen, iki kız çocuğu için de değerli bir dostluktur. Bu arkadaşlık hem olumlu hem olumsuz nitelikler taşır; edebi ve felsefi açıdan incelenmeye değerdir ve “kadınlar dostluk kurmayı bilmez” klişesiyle göz ardı edilmemelidir.
Lenu ile Lila ve Beauvoir ile Zaza arasındaki entelektüel arkadaşlıklar, karşı tarafın entelektüel yeteneklerine ve kişiliğine duyulan bir tür kıskançlık dahil olmak üzere karmaşık bir duygusal yapıya sahiptir. Zenginleştirici ama aynı zamanda acı verici olan bu dinamik içinde şekillenen kıskançlık, kızlar için doğrudan olumsuz bir duygu olarak sınıflandırılamaz. Stiliana Milkova, Lenu ve Lila’nın arkadaşlığını “rekabetçi-yaratıcı” olarak tanımlar (2021, s. 128). Benzer şekilde, Rogatis de bu anlayışı destekler ve şöyle yazar: “Birbirlerinden güç aldıklarını görmek ilginçtir; yalnızca karşılıklı destek ve saygı yoluyla değil, aynı zamanda kıyasıya rekabet yoluyla da… Bu rekabet, bedeli olsa da, bebekleri ve erkekleri, yazıyı ve gelecek planlarını birbirlerinden almaya kadar varır” (2019, s. 66).
Rogatis ayrıca şöyle der: “İki arkadaşın üstünlük ve mülkiyet fantezilerinin ürettiği rekabet ve yarışma kaygısı, onların cinsiyet, eşitsizlik ve maruz kaldıkları şiddetten kısmen özgürleşmelerine olanak tanır” (2019, s. 69). Burada tanımlanan yaratıcı ve üretken rekabet biçimi, yalnızca olumsuz olmayan, çelişkili (ambivalent) bir kıskançlık biçimini işaret eder.
Bu çelişkili ama üretken dostluk dinamiğinin karşılıklılığı, hem Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşımda hem de Anılarda açıkça görülür. Örneğin, Lenu, Lila’da bir gerilim sezdiğini anlatır: “Benim çalıştığım her şeyi o da yapabileceğini kanıtlama arzusu” (2012, s. 160). Lila, okula devam edememesine rağmen, kendi kendine Latince ve Yunanca çalışmaya başlar; Lenu’ya, onun yaptıklarını kendisinin de başarabileceğini göstermek ister.
Ayrıca, Lila, Lenu’nun akademik becerilerini değerli bulduğunu da dile getirir. Nişanlısının annesi ve kız kardeşiyle tartışmalı bir ortamda gelinlik seçmeye çalışırken, Lenu’nun karmaşık sosyal durumu kelimelerle yönlendirme biçimini “son derece hoşuna gittiğini” söyler (s. 294). Dahası, Lenu’nun düğün günü Lila’yı yıkayıp giydirdiği o mahrem anda, Lila ona şu sözlerle seslenir: “Sen benim olağanüstü arkadaşım olmalısın, en iyi sen olmalısın, asla çalışmayı bırakmamalısın” (s. 312–313). Bu ifadeler, Lenu’nun zekâsına ve akademik gücüne duyulan saygının ve kıskançlıkla örülü bağın samimiyetini açıkça ortaya koyar.
Anılar’da Zaza’nın, Beauvoir’un “çalışkan ve sorumluluk sahibi tavırlarını” kıskanmış ya da en azından hayranlık duymuş olabileceğine dair bazı ifadeler yer alır. Aynı zamanda, kendi “tembelliğini” özellikle ders çalışmak söz konusu olduğunda eleştirdiği görülür (1963, s. 117). Beauvoir, 14 yaşındayken Paskalya tatilinde Zaza’dan aldığı bir mektupta onun şöyle yazdığını aktarır: “Fizik notlarını gözden geçirecek halim yoktu ama sınıfta kalmak düşüncesi beni derinden üzüyor: ‘Senin nasıl hissettiğimi anlayamayacağını biliyorum, çünkü bir sınava hazırlanman gerektiğinde, hiçbir şey bilmediğine üzülmek yerine çalışmaya başlarsın’” (s. 116–117).
Zaza’nın arkadaşlıklarının onun derslere ve projelere yaklaşımına nasıl bir katkı sunduğunu tam olarak bilemesek de, Beauvoir mektuplardan bazı bölümler aktarır. Bu mektuplarda Zaza, aralarındaki dostluğa ne kadar değer verdiğini dile getirir. Örneğin, Beauvoir’u “en sıcak kalpli insan ve arkadaşlarının hatalarını görmezden gelme konusunda eşi benzeri olmayan bir hoşgörüye sahip” biri olarak betimlediği bir “portre” çizer (s. 119).
Bu metinlerde anlatıcıların bakış açıları ve deneyimleri ön planda olmakla birlikte, bu tür pasajlar, burada betimlediğim kıskançlığa dayalı dinamiğin belli ölçüde karşılıklı olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle, Beauvoir ve Lenu’nun deneyimlediği çelişkili kıskançlık biçimini analiz etmeye devam ederken, bu noktayı akılda tutmak gerekir.
7. Kıskançlık ve Özgürlük
Lenu’nun ve muhtemelen Beauvoir’un deneyimlediği kıskançlık, arkadaşlarının entelektüel yeteneklerine duydukları hayranlık ve bu yeteneklerden aldıkları hazla karmaşık bir biçimde iç içe geçmiştir. Kıskançlık duygusunun kendisine odaklandığımızda, bu duygunun yapısının içine hayranlığı da dahil ettiğini görmek mümkündür.
Marguerite La Caze, “Kıskançlık ve Kin” (2001) başlıklı makalesinde, kıskançlığın hem bireyin yaşamında oynayabileceği olumsuz hem de olumlu rolleri nedeniyle çelişkili doğasına dikkat çeker. Bu bölümde önce La Caze’in kıskançlık yorumunu çözümleyecek, ardından Beauvoir’un varoluşçu kuramını kullanarak bu çelişkili duyguyu daha geniş bir bağlamda ele alacağım.
Felsefeciler kıskançlığı sıklıkla bastırılması gereken olumsuz bir duygu olarak tanımlamışlardır (La Caze 2001, s. 31). Oysa La Caze, bunun aksine, kıskançlığın duygusal yaşamımızın temel bileşenlerinden biri olarak anlaşılması gerektiğini savunur. Bu duygu, hem kendimize hem de başkalarına yönelik adaletsizliklere tepki verebilmemizi mümkün kılar (s. 31). Ona göre kıskançlığa dair yalnızca olumsuz yaklaşımlar, onun dar bir tanımına dayanır: “Bir başkasının yaşamın ödüllerini hak ederek elde etmesinden rahatsızlık duymak ya da acı çekmek biçiminde hissedilen duygu” (s. 31). Ancak La Caze bunun ötesinde başka bir kıskançlık biçimi olduğunu öne sürer: “Kıskançlık hissederiz çünkü başkalarının elde ettiği başarıları ya da sahip olduğu şeyleri arzu edilir bulur ve bundan etkileniriz” (s. 32).
La Caze daha sonra Beauvoir ve Lenu’nun deneyimlediği türde kıskançlığa uygulanabilir bir tanım sunar:
“Kıskançlık, başkalarının —şansla ya da hak edilmiş ya da edilmemiş yollarla— elde ettiği ve arzu edilir bulunan başarıları ya da sahiplikleri fark etmekten doğan karmaşık bir duygudur” (s. 32).
Birinin sahip olduğu bir niteliği ya da yeteneği arzu edilir bulduğumuzda ve bu niteliğe kendimizde sahip olmadığımızı fark ettiğimizde yaşadığımız kıskançlık, hayranlıkla iç içe geçer. Bu noktada kıskançlık ile hayranlık arasındaki ince ayrımı şöyle tanımlayabiliriz: Hayranlık, başkasının arzu edilen bir niteliğe ya da nesneye sahip olduğunu tanımaktır; kıskançlık ise bu tanımanın yanında, bu niteliğin bizde bulunmadığının da bilincine varılmasıdır.
Bu anlamda kıskançlık, bireyin hangi projeleri arzu ettiğini fark etmesini sağlayan bir itici güç haline gelir. Kişinin, kıskandığı ya da hayranlık duyduğu arkadaşına kıyasla neye sahip olmadığını fark etmesine olanak tanıyan bu duygu, bireyin kendi değerlerini anlama sürecinde özgün bir rol oynar. La Caze, bu durumu şöyle ifade eder:
“Bir şeye ya da duruma karşı kıskançlık duymak, bize neyin bizim için değerli olduğunu ve bu değerin ne denli büyük olduğunu gösterir” (2001, s. 37).
Bu kıskançlık anlayışı, Beauvoir ve Lenu’nun arkadaşlarına karşı hissettikleri kıskançlığı neden hem acı verici hem de amaç, tatmin ve öğrenim ile genel yaşam tutkusu açısından hayati bir unsur olarak gördüklerini açıklamaktadır. Ayrıca, La Caze’in argümanı, kıskançlığı kişi için özellikle zararlı ve olumsuz bir deneyim haline getiren şeyin, genellikle kıskançlıkla birlikte ortaya çıkan suçluluk duygusu olduğunu anlamamıza yardımcı olur. La Caze şöyle yazar:
“Bu duyguların saf bir ahlaki kusur olarak değerlendirilmesiyle ortaya çıkan ikincil düzeydeki suçluluk, kıskançlığın kişisel düzeyde rahatsız edici olma özelliğini daha da kötüleştirir” (2001, s. 34).
Bu ikincil suçluluk duygusu, daha önce alıntılanan Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım pasajında açıkça görülür: Lenu, Lila’nın mükemmel yazma becerileri karşısında “suçlulukla karışık bir mutsuzluk” hissettiğini söyler (Ferrante, 2012, s. 231). Aynı şekilde, Beauvoir’un Zaza’yla arkadaşlığına dair anlatısında kıskançlık duygusundan uzak durma isteğinde de benzer bir suçluluk izlenebilir.
Ancak kıskançlığı bir itici güç olarak yeniden tanımladığımızda, Beauvoir ve Lenu’nun yalnızca saf bir hayranlık ya da saf bir mutluluk duymalarının ideal olduğu fikrini bir kenara bırakabiliriz. Kıskançlık olmadan —yani kişinin, arkadaşının hayranlık uyandıran nitelikleri karşısında kendi eksikliğini fark etmesi olmadan— bireyin bu niteliklere ve becerilere sahip olma arzusu da doğmayacaktır. Bu da Beauvoir ve Lenu’nun oldukları hâliyle kendilerini pasifçe kabul etmeleri, dönüşme, gelişme, yeni amaçlar belirleme ve bunların peşinden gitme kapasitelerini inkâr etmeleri anlamına gelecektir.
Dahası, kıskanılan/hayranlık duyulan bu arkadaşın hayatlarında hiç var olmaması, bu kızların entelektüel sohbet ve iş birliğinden doğan derin haz ve ilham verici deneyimlerden mahrum kalmalarına neden olacaktı.
Kız çocuklarının entelektüel bir arkadaşlık dinamiği içinde kıskançlık yaşamaları, onların çelişkili özgürlük durumlarını ifade eder: Nesne-varlık olarak sınırlandırıldıkları baskıcı bir toplumsal konumda olsalar da, bu sınırlarla yüzleşerek özne kipinde yeni hedefler belirleme ve bunların peşinden gitme özgürlüklerine sahiptirler. Bu durumun temeli şudur: Eğer özgür olmasaydık, kıskançlık da yaşamazdık. Beauvoir, Belirsizliğin Ahlakı eserinde şöyle yazar:
“Bir insanın eylemleri yalnızca mekanik bir sonuç olarak görülüyorsa, ne küçümsemenin ne de hayranlığın bir anlamı olabilir. İnsanların öfkelenmeleri ya da hayranlık duymaları için, hem kendi özgürlüklerinin hem de başkalarının özgürlüklerinin bilincinde olmaları gerekir” (1976, s. 21).
Ben de kıskançlığın, hayranlıkla bağlantılı olarak ve bireyin değerlerini ile hedeflerini keşfetmesi açısından bir itici güç işlevi görmesi bakımından, insan özgürlüğünü ifade eden bir duygu olduğunu düşünüyorum. Kız çocuğu arkadaşını kıskandığında, hem kendisinin hem de arkadaşının seçme, harekete geçme, değişme ve yön tayin etme kapasitesini kabul etmiş olur.
Ancak bireyler yalnızca özgür değil, aynı zamanda koşullanmış varlıklardır; yani özgürlüklerinin sınırlarını belirleyen bir somut durum içinde yer alırlar. Beauvoir’un İkinci Cinsiyet’te tarif ettiği kızlar arasındaki kıskançlık bu koşullanmışlık bağlamında şekillenir: Burada kızlar, başka bir kızın “olma hali”ne dair durağan bir algı üzerinden kıskançlık yaşarlar. Nesne-varlık konumunda olan kız, pasif bir biçimde kendi içkinliğinde var olur; arzulanandır, erkeklerin ilgisini çeker. Diğer kızın bu hâlini kıskanmak, onun bedensel görünümüne, fiziksel çekiciliğine —yani onun pasif özelliklerine yönelik bir kıskançlıktır.
Beauvoir’a göre bedenimiz, bizim içinde bulunduğumuz durumu oluşturan temel unsurdur (2011, s. 46). Dolayısıyla, iki kız arasında nesne-varlık kipinde yaşanan kıskançlık, kızın kendi koşullarına saplanmış hâlini kıskanmasıdır; yani, kıskanılan şey, dönüşüm değil, mevcut durumun kendisidir.
Kız çocuğunun bir başka kız arkadaşının entelektüel becerilerine, tutumuna ve kişiliğine duyduğu kıskançlık daha karmaşıktır; çünkü bu kıskançlık, arkadaşın özne kipinde varoluşunu oluşturan yönleri değerli ve arzu edilir olarak tanır. Entelektüel kız düşünür, yazar, fikirleri tartışır, okur, bilgiye ulaşmaya çalışır ve görüşlerini savunur. Bu nedenle, entelektüel bir dostluk bağlamında kızlar arasındaki bu özgül kıskançlık biçimi, Beauvoir’un İkinci Cinsiyet’te kızlar arasındaki kıskançlığı erkekler için arzulanırlık üzerinden kurduğu meta ilişkisine indirgenemez.
Aksine, bu çalışmada ortaya koyduğum gibi, entelektüel dostluklardaki bu kıskançlık dinamiği, kızın kendi değerlerini fark etmesini sağlar ve onu hem akademik başarı hem de genel anlamda entelektüel yaşamda tatmin arayışına yönlendiren bir itici güç işlevi görür. Ayrıca bu dinamik, arkadaşla birlikte yapılan tartışmalarda ortaya çıkan ilham ve heyecan duygusuyla da beslenir. Bu anlamda entelektüel kıskançlıkla şekillenen arkadaşlık, kız çocuğunun içinde bulunduğu durumu açısından kritik önemdedir; çünkü karşısındaki özne olan bu kız arkadaşı, onun durumunun anlamlı bir parçasıdır. Özellikle bu kıskanılan kız arkadaşı, kızın özgürlüğüne açılan bir kapı niteliğindedir.
Beauvoir, Belirsizliğin Ahlakı’nda şöyle yazar:
“Başkalarının bir özgürlük olarak varoluşu, benim durumumu tanımlar ve hatta benim özgürlüğümün koşuludur” (1976, s. 91).
Bu düşünce, yaşamımızdaki diğer kişilerin de özgür ve kendi bağlamsal koşulları içinde var olan varlıklar olması nedeniyle, bizim durumumuzun onlar aracılığıyla şekillendiğini ifade eder. Dolayısıyla, başkalarının özgür varlıklar olarak hayatımızda bulunması, bizim özgürlüğümüzün sınırlarını ve olanaklarını tanımlar.
Özgürlük, kişinin kendi özgün durumu ile yüzleşebilmesi, projeler geliştirerek onları gerçekleştirmesi ya da maruz kaldığı baskı biçimlerine karşı koyabilmesiyle mümkündür. Bu bağlamda, kıskanılan kız arkadaşı, ataerkil bir toplum içinde nesne-varlık olmaya zorlanan kızın yaşamındaki bir yönü temsil eder. Aynı zamanda, bu arkadaş, kız çocuğuna baskıcı koşullar içinde özgürlük potansiyelini gösteren bir figür hâline gelir.
Deborah MacKeefe (1983), Beauvoir’un yazarlık kariyerine yönelmesinde asıl itici gücün Zaza’yla olan arkadaşlığı olduğunu öne sürer. Napoli Dörtlemesinde ise Lenu, lise ve üniversite eğitimine devam eder ve sonunda yazar olarak profesyonel bir kariyere sahip olur. Bu başarıyı, sürekli olarak Lila’yla olan arkadaşlığına atfeder. Bu arkadaşlıklar, kıskanç doğaları sayesinde, bu anlatıların kadın öznelere kendi hedeflerini gerçekleştirme yönünde ilham, bağımsızlık, tutku ve —Beauvoir’un varoluşçu anlamında— öznelik kazandıran birer yapı sunar.
Beauvoir’a göre,
“Kadın, değerlerin dünyası içinde değerler arayan bir insan olarak tanımlanır” (İkinci Cinsiyet, 2011, s. 62).
İçinde bulunduğumuz değerler dünyası insan eliyle yaratılmış ve korunmuştur; dolayısıyla, bu değerler, yaşamımız boyunca bizi çevreleyen somut kişiler tarafından belirlenir. Başkalarıyla karşılaştığımızda, onlarla birlikte olmanın, düşünmenin ve arzuların farklı biçimleriyle karşılaşırız. Kızın kimlerle karşılaştığı, neyi değerli bulduğunu, neyi arzuladığını ve bu nedenle ne yaptığıyla doğrudan ilişkilidir.
Anılar ve Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım’da Beauvoir ve Lenu, ataerkil bağlamların şekillendirdiği kadınlar ve kızlarla çevrilidir. Bu kadınlar da tıpkı onlar gibi “kadına özgü kaderin” getirdiği beklenti ve sorumluluklar altında ezilirler. Ancak entelektüel dostluk içindeki kız arkadaşı, diğerlerinden farklı olarak, kıza özgürlüğe uygun değerlerle karşılaşma fırsatı sunar. Üstelik bu değerlerin, kızın kendisine benzer biri —“benim gibi biri”— aracılığıyla sunulması, onun bu özgürlüğü gerçek ve mümkün görmesini sağlar. Kız şöyle düşünebilir:
“Eğer o, ki birçok bakımdan bana benziyor, bunu yapabiliyorsa, ben de yapabilirim.”
Sharon Marcus, Kadınlar Arasında adlı eserinde kız çocukları için arkadaşlığın, ilk kez dayatılmamış, bilerek seçilmiş bir ilişki deneyimi olduğunu savunur (2007, s. 56). Bu yönüyle arkadaşlık, aile ilişkilerinin içerdiği maddi ve toplumsal yükümlülüklerden arınmış, araçsallıktan uzak bir özgürlük biçimini ifade eder (Marcus 2007, s. 56).
Beauvoir’un varoluşçu felsefesi, bireysel kız çocuğunun özgürlük ve öznelik yolunda gelişimini mümkün kılan çelişkili (ambivalent) bir kıskançlık biçimini anlamak açısından genişletilebilir. Ancak şu da unutulmamalıdır: Bu kıskançlık, çelişkili doğası gereği, yalnızca olumlu bir duygu değildir. İçinde daima bir ölçüde acı ve rahatsızlık barındırır.
8. Kıskançlık ve Öz-Değer
Kıskançlık, olumlu yanları olabileceği için tamamen olumlu bir duygu olarak anlaşılmamalı; sadece çelişkili (ambivalent) bir duygu olarak kavranmalıdır. Analizimi sonlandırırken, bu daha olumlu yaklaşıma rağmen, kıskançlığın içerdiği tehlikeli yönlere de dikkat çekmek istiyorum. Burada tarif ettiğim kızlar arasındaki kıskançlık deneyiminin idealde geçici olması ve kızın tüm benliğini kuşatmaması gerektiğini kabul etmek önemlidir.
Frantumaglia adlı eserinde Elena Ferrante, kadın arkadaşlıklarındaki rekabetin, daha olumlu özelliklerle dengelendiği sürece iyi olabileceğini yazar:
“Kadınlar arasındaki rekabet iyidir ama ancak baskın hale gelmediğinde; yani yakınlık, sevgi, karşılıklı vazgeçilmezlik duygusu ve kıskançlığa, hasede ve tüm o kaçınılmaz olumsuz duygulara rağmen oluşan dayanışma anlarıyla bir arada var olduğunda. Elbette bu, oldukça karmaşık ilişkiler örüyor ama bu da kabul edilebilir. Bizim varoluş biçimimiz —tarihsel nedenlerle— erkeklerin yaşamına kıyasla çok daha karmaşıktır; çünkü erkekler sorunları çözmek için genellikle basitleştirme yöntemine başvurur.” (2016, s. 349)
Bu çalışmada incelediğim edebi arkadaşlıklarda, kıskançlık ve onunla bağlantılı bağımlılık ile öz-değer düşüklüğü gibi duyguların, kahramanların duygusal yaşamında zaman zaman baskın hale geldiği görülmektedir. Bu noktada, Beauvoir’un İkinci Cinsiyet’te kızlar arasındaki kıskançlığa dair anlatısının, entelektüel arkadaşlıklar içindeki çelişkili kıskançlık biçimleriyle bağlantılı olarak hâlâ değer taşıdığı söylenebilir.
Yukarıda da açıklandığı gibi, kız çocukları bedenlerinden ve benliklerinden yabancılaştırılır; kendilerini erkekler için taşıdıkları değer üzerinden tanımlar ve böylece nesne-varlık konumuna saplanırlar. Bu durum onların özgürce seçilmiş amaçlara yönelmelerini ve o amaçlarda kendilerini yitirmelerini engeller; dolayısıyla kendilerini bulmalarını da imkânsız kılar. Bu yüzden kız çocuğu, düşük öz-değer deneyimine açık hale gelir. İçinde bulunduğu koşullar onu, ne yapmak istediğiyle değil, başkaları tarafından nasıl algılandığı ve değerlendirildiğiyle meşgul olmaya iter.
Bu nedenle, Ferrante’nin vurguladığı yakınlık, sevgi, karşılıklı vazgeçilmezlik ve dayanışma içeren destekleyici arkadaşlıklar, kızın öz-değerini besleme potansiyeline sahiptir. Aynı şekilde, güçlü bir benlik algısına sahip bir kız çocuğunun, kıskançlık tarafından tümüyle ele geçirilme ihtimali daha düşüktür; böylece bu duyguyu daha sağlıklı bir biçimde deneyimleyebilir ve kıskançlığın baskın hale gelmesini engelleyebilir.
Beauvoir ve Lenu’nun arkadaşlıklarının idealde daha karşılıklı destekleyici ve öz-değerlerini artırıcı olması gerekirdi. Ancak bu destek eksikliği, Beauvoir’un “kızın durumu” anlatısında çizdiği toplumsal çerçeve ve Ferrante’nin “tarihsel nedenlerle karmaşık” diye tanımladığı kadın deneyimi göz önüne alındığında anlaşılabilir bir durumdur.
Benim bu analizde odaklandığım kız çocuğunun kıskançlık ve öz-değer düşüklüğü deneyiminin cinsiyetli/toplumsal cinsiyetli durumu tarafından şekillendirilmesidir; fakat ırk ve sınıf gibi diğer etkenleri de göz ardı etmemeliyiz. Christine Maksimowicz (2016), Lenu ve Lila arasındaki ilişkiyi, yoksulluk ve adaletsizliğin bireylerin benlik algısı ve başkalarıyla ilişkileri üzerindeki etkisine dair çeşitli çalışmaları kullanarak inceler. Maksimowicz, çalışma sınıfından gelen bireylerin, aile ya da kurumsal bağlamlarda yaşadıkları güvensizlikler ve ihanetler nedeniyle, yakınlık kurmayı reddeden ve güvensizlik odaklı bir duyarlılık geliştirdiklerini ortaya koyan araştırmalara yer verir (2016, s. 212). Bu bireyler, “gündelik yaralanmalara dayanmak için öznel benliklerini ayırarak” baş etmeye çalışırlar (s. 214).
Maksimowicz, bu araştırmaların, Lenu ve Lila’nın yoksullukla biçimlenmiş çocukluklarının neden onları düşük öz-değerli, tutarlı güven ve destek temelli bir arkadaşlık kurma kapasitesinden yoksun bireyler hâline getirdiğini anlamada yardımcı olduğunu savunur. Lenu, hem annesi Immacolata’dan hem de Lila’dan, akademik başarı göstererek yoksul mahalleden kurtulması yönünde bir beklenti alırken, aynı zamanda başarılarının kibirli algılanması ve kökenlerini terk ettiği gerekçesiyle eleştirilir (2016, s. 220). Bu çelişkili etkiler muhtemelen, hem Immacolata’nın hem de Lila’nın, Lenu’nun başarısında kendi değerlerinin yansımasını ararken, onunla karşılaştırıldıklarında kendilerini yetersiz hissetmeleriyle bağlantılıdır.
Maksimowicz şöyle yazar:
“İkili ilişki dinamiğinde, Lila sürekli olarak tanınmamış benliğinin utancını ve acısını Elena’ya yansıtırken, Elena hem Lila’nın hem de kendi yıkıcı dürtülerini öz-nefret duygusuna dönüştürür; bu da onun yeteneklerinden derin şüphe duymasına ve başarılarını değersizleştirmesine yol açar” (2016, s. 222–223).
Maksimowicz böylece Ferrante’nin sınıf farklılıklarının Lenu ve Lila’nın arkadaşlığını nasıl şekillendirdiğini, öz-değer algılarını nasıl etkilediğini ve güven ile destek içeren bir ilişki dinamiği geliştirme güçlüklerini nasıl ortaya koyduğunu göstermektedir.
Bu durum, kız çocuğunun içinde bulunduğu yapısal koşulların —sınıf, cinsiyet, tarihsel bağlam— çelişkili bir kıskançlık biçimine neden olabileceğini ve bu kıskançlığın olumlu yönleri barındırsa bile, baskın hale gelerek yıkıcı etkiler yaratabileceğini gösterir. Bu nedenle, ideal entelektüel arkadaşlıklar, hem kıskançlığın dönüştürücü potansiyelini barındıran hem de bireyin öz-değerini, özgüvenini ve karşılıklı gelişimini destekleyen ilişkilerdir.
9. Arkadaşlık ve Feminizm
Beauvoir şöyle yazar:
“Kızın karakteri ve davranışları onun durumunu yansıtır: bu durum değiştiğinde, ergen kızın tutumu da değişir. Günümüzde, geleceğini bir erkeğin ellerine bırakmak yerine kendi ellerine alması artık mümkün hâle gelmektedir” (İkinci Cinsiyet, 2011, s. 392).
Lenu ile Lila ve Beauvoir ile Zaza arasındaki arkadaşlıklar, başka bir kızla kurulan önemli bir entelektüel arkadaşlığın dönüştürücü gücünü ortaya koymaktadır. Bu tür arkadaşlıklar, kız çocuğunun bulunduğu durumu açarak, ona daha önce ulaşamayacağı yeni özgürlük olanakları ve varoluş biçimleri sunabilir.
Bu olanakların açığa çıkmasının kıskançlık yoluyla gerçekleştiğini savundum: Hayranlığı da içinde barındıran, çelişkili (ambivalent) bir kıskançlık biçimi bu; kızın değerleri tanımasını ve yeni amaçlar peşinde gitmesini sağlar. Kızlar arasındaki arkadaşlıklar için kıskançlık, Beauvoir’un İkinci Cinsiyet’te tanımladığı anlamda yıkıcı olabilir — burada kıskançlık, kızların nesne-varlık kipinde, birbirlerini erkekler için arzulanırlık ölçütüyle kıyasladıkları ilişkilerde ortaya çıkar.
Ancak Napoli Dörtlemesi, Anılar ve Ayrılamayanlar’da görülen çelişkili kıskançlık biçimi söz konusu olduğunda, kız çocuğunun özne olarak kendini deneyimlemesi teşvik edilir. Bu çelişkili kıskançlık biçimi, öznelik ve özgürlük açısından geliştirici bir rol oynayabilir. Yine de bu tür bir duygu, idealde yaşanmalı ama aşılmalıdır — bunu mümkün kılan ise kızın öz-değeri ve arkadaşlıklarındaki karşılıklı destek yapısıdır.
Kıskançlıkla örülü entelektüel arkadaşlık analizim, Beauvoir ve Ferrante’nin feminist hedefleriyle uyumludur. İkinci Cinsiyet’in sonucunda Beauvoir şöyle yazar:
“[Günümüz kadını] eski kabuğunu atmalı ve kendi giysisini kendisi dikmelidir. Bunu ancak kolektif bir dönüşüm gerçekleşirse yapabilir” (2011, s. 777).
Ve devam eder:
“Eğer bir kast aşağı konumda tutulursa, aşağıda kalır: ama özgürlük bu döngüyü kırabilir” (2011, s. 780).
Frantumaglia’da Ferrante şöyle der:
“Biz kadınlar, kadın düşüncesinin ve eyleminin mükemmelliğiyle mücadele etmeliyiz” (2016, s. 352).
Benim kızlar arasındaki entelektüel arkadaşlıklarda kıskançlık üzerine geliştirdiğim argüman, bu kolektif dönüşüm, özgürlük ve kadın düşüncesi ile eylemin mükemmelliği fikirlerini bir araya getirir. Kız çocuğu, özgürlüğe ve öznelik haline tek başına değil, başkalarıyla birlikte yönelir. Kadınlar için kolektif dönüşüm, ancak kızlar ve kadınlar arasında, ataerkil düzenin sunduğu “kadınlık kaderi” dışında kalan değer ve hedefleri özgürce takip etmeye olanak tanıyan arkadaşlıklar olduğunda mümkündür.
Bu tür üretici arkadaşlıkları bulmak ya da sürdürmek kolay değildir; çünkü kız çocuğunun içinde bulunduğu durum —cinsiyet temelli baskının yanı sıra— sınıf, ırk ve diğer toplumsal koşulların kesişiminde şekillenir.
Bu iki dostluğun anlatılarının, Zaza’nın ölümü ve Lila’nın kayboluşu sonrasında ortaya çıkması önemlidir. Anlatıcıların, arkadaşlarının hayatlarından çıkmış olması, onlara bu dostluklar ve hisleri üzerine düşünme fırsatı vermiştir — bu tür bir düşünsel mesafe, arkadaş hâlâ hayatlarındayken mümkün olmayabilirdi.
Ayrıca, bu bölümün kıskançlığın aşılmasının önemini vurguladığını düşünüyorum. Kıskançlık duygusunun etkisi altındayken, onunla iç içe geçmiş olan hayranlığı açıkça ifade etmek çoğu zaman daha zor olabilir. Kızlar arasındaki kıskançlık duygusunu analiz ederek, hem bu duygunun incelediğim metinlerdeki varlığını açıklığa kavuşturmayı, hem de biz kızların ve kadınların kendi yaşamlarımızdaki bu duyguya dair düşünmeye teşvik etmeyi amaçladım.
Bu yolla, birbirimizle olan ilişkilerimizin önemine ve karmaşıklığına dikkat çekmeyi ve bu çelişkili kıskançlık biçimini içeren arkadaşlıkların özgürleştirici potansiyelini vurgulamayı umuyorum.
Teşekkür Kısmı:
Teşekkürler. Üzerinde yaşadığım ve çalıştığım toprakların asıl sahipleri olan Jagera ve Turrbal halklarını saygıyla anmak isterim. Bu makalenin yazımı ve revizyonu sürecinde bana rehberlik eden ve değerli geri bildirimleriyle katkıda bulunan Doçent Doktor Michelle Boulous Walker ve Profesör Marguerite La Caze’ye teşekkür ederim. Ayrıca, makalemin kalitesini önemli ölçüde artıran iki anonim hakeme de teşekkür ederim. Son olarak, bana her zaman destek olan ve ilham veren eşime, aileme ve arkadaşlarıma teşekkür ederim
Dipnotlar
- Bununla birlikte, Beauvoir ırk ve sınıf meseleleriyle yakından ilgilenmiştir. Bu konuda bkz. Meryl Altman’ın Beauvoir in Time (2020) adlı eserinde yer alan “Race ve Class Hakkında Hiçbir Şey Söylemiyor mu?” başlıklı bölüm. Altman bu bölümde şöyle yazar: “Tüm kadınlar cinsiyetçi düzenden aynı maddi ve pratik koşullarda uzaklaşma imkânına sahip olmadıkları için, yalnızca kişisel etik dönüşüm çağrısı, ancak bu yapılara en az bağımlı olanlar için işleyebilir. Beauvoir özellikle kendi sınıfına hitap ettiğinden, onun bu sınıfa (bize) mesajı şudur: Çiftlikte çalışan kadınlar ya da fabrika işçileri değilseniz, bu düzene dair hiçbir mazeretiniz olamaz.” (2020, s. 184)
- Elena Ferrante’nin eserleri Ann Goldstein tarafından çevrilmiştir.
- İkinci Cinsiyet’in İtalyanca çevirisinin ancak 1961’de yayımlandığı ilginçtir. Oysa orijinal Fransızca versiyonu, 1950’lerin ortalarından itibaren, Komünist ve Sosyalist partiler gibi bazı siyasi örgütlenmeler içinde yer alan kadınlar arasında dolaşımdaydı (Giardini 2011, s. 451).
- Ferrante ayrıca Firestone, Muraro, Cavarero ve Gagliasso’dan da esinlendiğini belirtmektedir.
- Degli Esposti bu benzerlikleri tespit ettikten sonra, her iki yazarın da kadın karakterlerinin kent ortamlarında nasıl yön bulduklarını analiz eder.
- İkinci Cinsiyet’in ikinci cildinin birinci kısmı “Biçimlendirici Yıllar” başlığını taşır ve şu dört bölümden oluşur: “Çocukluk”, “Genç Kız”, “Cinsel Başlangıç” ve “Lezbiyen.”
- Beauvoir, Belirsizlik Etiği boyunca insan bireylerin genel varoluş durumunu analiz ederken “adam” (man) terimini kullanır. Ancak bu cinsiyetli dilin anlamı, İkinci Cinsiyet bağlamında ele alındığında daha da önem kazanır. Beauvoir burada şöyle yazar: “İnsanlık erkektir ve erkek, kadını kendisiyle değil, kendisine göre tanımlar; kadın, bağımsız bir varlık olarak kabul edilmez.” (2011, s. 5–6)
- Beauvoir’ın yapıtı, Jean-Paul Sartre’ınkiyle derinden iç içedir. Belirsizlik Etiği’nde sunduğu varlık anlayışı, Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’te ortaya koyduğu varlık kavramını yansıtır, geliştirir ve yanıtlar. Beauvoir ile Sartre’ın ontolojik ve varoluşsal özgürlük ve durum kavramları arasındaki ilişkiyi derinlemesine incelemek isteyenler için Harvard Langley’in “Freedom and Agency in The Second Sex” (2024) başlıklı makalesi önerilir.
- Bu konuda bkz. İkinci Cinsiyet’teki “Evli Kadın”, “Anne” ve “Âşık Kadın” başlıklı bölümler.
- İkinci Cinsiyet’te kızın zamanı bir “bekleyiş” olarak deneyimlemesi üzerine ayrıntılı bir tartışma için bkz. Burke (2018).
- Bu noktada Beauvoir’ın narsisizm kavramı da dikkate değerdir, ancak bu yazıda bu konuya detaylı biçimde değinme imkânım olmadı. Konuya dair özlü bir özet için bkz. Julie K. Ward (1999, s. 45).
- Kızın/ kadının meta olarak kuramsallaştırılmasının sonuçlarını daha iyi anlamak için bkz. Luce Irigaray’ın “Piyasadaki Kadınlar” (Women on the Market) başlıklı bölümü. Irigaray burada şöyle der: “Kadınlar, ancak erkekler arası ilişkilerde bir işlev ya da potansiyel fayda taşıdıkları ölçüde patriyarka içinde değer kazanırlar.” (Irigaray 1985, s. 172)
- Lenu ile Lila arasında olası queer ilişkiyi irdeleyen bir çalışma için bkz. Richards (2020, s. 178–206). Ayrıca, Beauvoir ile Zaza arasındaki arkadaşlığı lezbiyen bir aşk olarak yorumlayan Ursula Tidd’in değerlendirmeleri için bkz. Tidd (1999, 2021).
- Sara Protasi, aşk ve kıskançlığın “derinden uyumsuz” olduğuna dair hâkim görüşe karşı çıkar (2017, s. 1767).
- İkinci Cinsiyet’teki “Bağımsız Kadın” başlıklı bölümde Beauvoir, bağımsız kadınların deneyimlerini ele alır.
Kadınların geleneksel kadınlık rollerine karşı yaşam biçimleri geliştirmeye çalışırken, hâlâ ataerkil bir toplumda yaşamak zorunda oluşlarının yarattığı zorlukları inceler. - Niza Yanay (1990), Beauvoir’ın kendi duygularını geçerli kılmakta zorlandığını öne sürer.
Bu iddiasını, Konuk Kız (She Came to Stay) romanındaki Françoise karakterini analiz ederek geliştirir.
Yanay’a göre Françoise, içsel ihtiyaçlarına dair sorumluluğu ifade etmekten kaçınmakta, bunun yerine duygularını rasyonelleştirmekte, gerekçelendirmekte ve bastırmaktadır. - Buradaki “Beauvoir”dan, Uslu Bir Kızın Anıları ve Ayrılamayanlar adlı eserlerde kendini temsil eden anlatıcı kastedilmektedir.
- Protasi, “özendirici kıskançlık” (emulative envy) olarak tanımlanan belirli bir kıskançlık biçiminin yararlı doğasını savunur.
Basitçe ifade edersek, bu kıskançlık türü, bireyin dezavantajını aşmak için kendini geliştirmeye yönelmesini sağlayan bir itkidir (2017, s. 1778).
Benim kıskançlık anlayışım buna yakın olmakla birlikte farklıdır. Protasi, özendirici kıskançlığın bir hayranlık biçimi olmadığını savunur;
çünkü ona göre “hayranlık haz verirken, özendirici kıskançlık rahatsız edicidir” (2017, s. 1779).
Oysa ben, yapısında hayranlık barındıran bu kıskançlık biçiminin hem olumlu hem de olumsuz duygular içerdiğini ve seçtiğim metinlerde bunun böyle tezahür ettiğini öne sürüyorum. - İlginçtir ki, Luke Purshouse bir psikolojik çalışmadan alıntı yaparak, kıskançlığın çoğunlukla aşağılık hissi, memnuniyetsizlik, arzulu beklenti, öz-eleştiri ve kendini geliştirme motivasyonuyla ilişkili olduğunu belirtir (2004, s. 182).
Bkz. Smith ve diğerleri (1988). Ayrıca Peter Toohey, kıskançlığın yaratıcılığı ve rekabetçi başarıyı teşvik etmedeki rolünü savunur (2014). - Bu “ikinci düzey suçluluğun” kaynağı, kıskançlıkla ilgili toplumsal damgalama olabilir.
Kristjánsson, kıskançlık duygusuna dair bu damgaya dikkat çeker ve bu duygunun “insani gelişim ve ruhsal çiçeklenme açısından potansiyel önemini” vurgular (2016, s. 753). - Kız çocuklarının rol modellerini takip etmeye zorlandıklarını düşünmüyorum; yalnızca bunu yaptıklarını düşünüyorum.
Tüm insanlar, etraflarında gördüklerinden ya da maruz kaldıkları örneklerden yola çıkarak kendilerini şekillendirme eğilimindedir.
Bu yüzden temsil (representation) önemlidir. Ancak aynı zamanda bireylerin özgünlük kapasitesine de sahip olduklarını; kendilerine özgü yollarla benzersiz yönlerini ifade edebileceklerini ve daha önce hiç kimsenin peşinden gitmediği hedefleri izleyebileceklerini de düşünüyorum.
References
Altman, Meryl. 2020. Beauvoir in time. Leiden: Koninklijke Brill NV.
Beauvoir, Simone de. 1963. Memoirs of a dutiful daughter, trans. James Kirkup. London: Penguin Books.
Beauvoir, Simone de. 1976. The ethics of ambiguity, trans. Bernard Frechtman. New York: Citadel Press.
Beauvoir, Simone de. 1982. When things of the spirit come first: Five early tales, trans. Patrick O’Brian.
London: Deutsch/Weidenfeld & Nicolson.
Beauvoir, Simone de. 1987. The woman destroyed. New York: Pantheon Books.
Beauvoir, Simone de. 2005. Pyrrhus and Cineas (1944), trans. Marybeth Timmermann, notes by Marybeth
Timmermann and Stacy Keltner, In Philosophical writings, vol. 1, ed. Margaret A. Simons and Sylvie Le
Bon de Beauvoir. Champaign, IL: University of Illinois Press.
Beauvoir, Simone de, Roger Senhouse, and Yvonne Moyse. 2006. She came to stay. London: Harper
Perennial.
Beauvoir, Simone de. 2011. The second sex, trans. Constance Borde and Sheila Malovany-Chevallier.
London: Vintage.
Beauvoir, Simone de, Lauren Elkin, Deborah Levy, and Sylvie Le Bon de Beauvoir. 2021. The inseparables.
London: Vintage Classics.
Burke, Megan M. 2018. Gender as lived time: Reading The second sex for a feminist phenomenology of
temporality. Hypatia 33 (1): 111–27.
Esposti, Chiara Degli. 2019. Wandering women: Feminist urban experiences in Simone de Beauvoir and
Elena Ferrante. Annali d’italianistica 37: 153–76.
Ferrante, Elena. 2012. My brilliant friend, trans. Ann Goldstein. London: Europa Editions.
Ferrante, Elena. 2015. Days of abandonment, trans. Ann Goldstein. Melbourne: Text Publishing Co.
Ferrante, Elena. 2016. Frantumaglia, trans. Ann Goldstein. New York: Europa Editions.
Ghezzo, Flora, and Sara Teardo. 2019. On Lila’s traces: Bildung, narration, and ethics in Elena Ferrante’s
L’amica geniale. MLN 134 (1): 172–92.
Giardini, Federica. 2011. Review of Simone de Beauvoir, The second sex, new Italian edn. European Journal
of Women’s Studies 18(4): 449–57.
Griffiths, Vivienne. 1995. Adolescent girls and their friends: A feminist ethnography. Aldershot: Avebury.
Irigaray, Luce. 1985. This sex which is not one, trans. Catherine Porter with Caroline Burke. Ithaca, NY:
Cornell University Press.
Kristjánsson, Kristjan. 2016. Jealousy revisited: Recent philosophical work on a maligned emotion. Ethical
Theory and Moral Practice 19 (3): 741–54.
La Caze, Marguerite. 2001. Envy and resentment. Philosophical Explorations 4 (1): 31–45.
Langley, Harvey. 2024. Freedom and agency in The Second Sex. European Journal of Philosophy 32 (1):
100–13. https://doi.org/10.1111/ejop.12841
Lucamante, Stefania. 2008. A multitude of women: The challenges of the contemporary Italian novel. Toronto:
University of Toronto Press.
MacKeefe, Deborah. 1983. Zaza Mabille: Mission and motive in Simone de Beauvoir’s “Mémoires.”
Contemporary Literature 24 (2): 204–21.
Maksimowicz, Christine. 2016. Maternal failure and its bequest: Toxic attachment in the Neapolitan novels.
In The works of Elena Ferrante: Reconfiguring the margins. New York: Palgrave Macmillan US.
Marcus, Sharon. 2007. Between women: Friendship, desire, and marriage in Victorian England. Princeton:
Princeton University Press.
Milkova, Stiliana. 2021. Elena Ferrante as world literature. New York: Bloomsbury Publishing.
Mitchell, Elspeth. 2017. The girl and Simone de Beauvoir’s The second sex: Feminine becomings. Australian
Feminist Studies 32 (93): 259–75.
Protasi, Sara. 2017. Invideo et amo: On envying the beloved. Philosophia (Ramat Gan) 45 (4): 1765–84.
Purshouse, Luke. 2004. Jealousy in relation to envy. Erkenntnis 60 (2): 179–204.
Richards, Jill. 2020. The queer counterfactual. In The Ferrante letters, ed. Sarah Chihaya, Merve Emre, and
Katherine Hill. New York: Columbia University Press.
Rogatis, Tiziana de. 2019. Elena Ferrante’s key words, tran. Will Schutt. New York: Europa Editions.
Smith, Richard H, Sung Hee Kim, and W. Gerrod Parrott. 1988. Envy and jealousy. Personality and Social
Psychology Bulletin 14 (2): 401–09.
Tidd, Ursula. 1999. Simone de Beauvoir: Gender and testimony. Cambridge: Cambridge University Press.
Tidd, Ursula. 2021. Review of Les inséparables, by Simone de Beauvoir. Simone de Beauvoir Studies 32:
147–65.
Toohey, Peter. 2014. Jealousy. New Haven: Yale University Press.
Ward, Julie K. 1999. Reciprocity and friendship in Beauvoir’s thought. Hypatia 14 (4): 36–49.
Yanay, Niza. 1990. Authenticity of self-expression: Reinterpretation of female independence through the
writings of Simone de Beauvoir. Women’s Studies 17 (3–4): 219–33.
Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
