
Gizem Doğan
“E, niye yaptı ki şimdi bunu?” dedi babam.
Geçtiğimiz hafta bayram tatili için ailemin yanındayken annem ve babamla birlikte Masumiyet Müzesi’ni izledik. Kitabı da okumuş olan annemle ben, bazen diziyi dondurup dakikalarca hikâyenin dedikodusunu yaptığımız için babam zaten Füsun’un bir noktada hikâyeden çekileceğini biliyordu. Malum sahneyi izlediğimizde babam, Füsun’un bunu neden yaptığını anlamadı. Bu bana garip gelmedi çünkü kitapta aynı bölümü okuduğumda bende de boşluklar kalmıştı. Hissettim, empati kurdum, üzüldüm ama yine de anlayamadım. Kitabı okudum, düşündüm, kitabı okuyan arkadaşlarımla defalarca konuştum, tekrar düşündüm, diziyi izledim; Füsun’u düşünmeye ve konuşmaya devam ettim. Bir noktada kendi kendime “Kemalleşiyor muyum acaba?” diye bile sordum. Yazarı tebrik etmek gerekiyor; hepimizi biraz Füsun-takıntılı hale getirdi. Geçen birkaç haftada boşlukları bu yazıyı yazacak kadar doldurmayı ancak başarabildim.
Füsun’un neden hikâyeden çekilmeyi tercih ettiğini tam olarak anlayamadık. Çünkü Füsun’u tanımıyoruz, anlamıyoruz. Füsun’un ne hissettiğini, ne düşündüğünü, neler yaşadığını bilmiyoruz. Hikâyenin Füsun’u tanımamızı ya da anlamamızı istediği de yok zaten. Füsun’u Kemal bile tanımıyor. Kemal Füsun’u değil, takıntılılık hâlini seviyor. İki ay boyunca günde birkaç saati yalnızca sevişerek geçirdiği, sonraki bir yıl hiç haber alamadığı, bunu takip eden sekiz yıl boyunca eşyalarını toplayarak uzaktan seyrettiği Füsun öldükten sonra otuz yıl daha yaşayıp Füsun’u anlattırdığı hikayesini “Ben mutlu bir hayat yaşadım” diye bitirmesinin sebebi de bu; Füsun’u değil, takıntısını sevmesi. Hikâyeyi bu takıntılı aşığın ağzından ve bir erkeğin kaleminden okuyan bizlerin de Füsun’u anlamak için kadın bakışına, deneyimlerimize, empatimize sığınmamız gerekiyor. Bu yazı da tam bu noktadan, hikâyeyi Füsun’un gözünden görmeyi, onun yaşadıklarını, neyi neden yaptığını anlamayı arzuluyor.
Füsun’u ancak etrafındakilerle kurduğu ilişki üzerinden, onun hakkında parça parça öğrendiklerimizi bir araya getirerek anlayabiliyoruz. Füsun, İstanbul’da yaşayan, terzi bir anneyle öğretmen bir babanın kızı. Hikâyede “fakir akraba” olarak konumlandırılsa da orta sınıf diyebileceğimiz bir hayat sürüyor. Türkiye’nin hızla modernleştiği bir dönemde hikâyede hiçbir etkisini görmediğimiz silik bir baba ve Füsun’u kullanarak sınıf atlamaya çalışan bir annenin kızı. Füsun’un babasıyla olan ilişkisini yalnızca babası öldüğünde Kemal’in aralarındaki özel sevgiden bahsetmesinden anlıyoruz. Bu sevgiyi ya da bir baba figürünü hikâye boyunca hiç görmüyoruz. Annesi ise Füsun üzerinden sınıf atlamak için her yolu deniyor. Füsun henüz 16 yaşındayken onu güzellik yarışmasına sokuyor. Nişan bölümünde açıkça gördüğümüz üzere Kemal ile yaşadığı ilişkiyi biliyor ve “ikinci kadın” olarak yaşamasını onaylıyor. Sekiz yıl boyunca Kemal’in Füsun üzerindeki etkisini, onun hayatına set çekmesini destekliyor. Kemal ile iş birliği yaparak Füsun’u kontrol etmeye çalışıyor. Füsun’un yıllarca yaşadığı depresyonu, kaybolmuşluğu ise görmüyor bile.
İyi bir anne ya da baba figürü olmayan ebeveynleriyle yetişen Füsun, meraklı ve gözü kara bir genç kadın oluyor. Denemekten, risk almaktan korkmuyor; merakını takip etmek istiyor. Hayatında yol gösteren, onu dinleyen, anlayan, eleştiren biri de olmadığından hayat ne getirirse onun peşinden gidiyor. Yıllar sonra Kemal ile karşılaştığında cinsel merakını giderebilmek için güvendiği birini bulduğunu düşünüyor. Burada bir parantez açmak gerekli: kendisinden 12 yaş büyük olan, onun çocukluğunu bilen Kemal’in reşit olur olmaz ilk karşılaşmalarında Füsun’a karşı hissettikleri etik olarak pedofili denilebilecek derecede sorunlu, buna işaret etmeden geçmek doğru olmaz. Fakat bu durum, bu yazının konusu değil.
Füsun, cinselliği merak ediyor ve kendisinin de birkaç kez “en değerli hazinem” diye adlandırdığı ilk birlikteliğini yaşamak için Kemal’i seçiyor. Füsun’un bunu yapmasının bir sebebini de çocukluklarındaki Kurban Bayramı gününe dayanıyor. Füsun’un henüz çocuk, Kemal’in ise yetişkin olduğu o Kurban Bayramı’nda arabada Çetin Efendi, kurban bayramını anlatırken en sevdikleriyle en değer verdiklerini paylaşma, bağları güçlendirme olarak anlatıyordu kurban dağıtma geleneğini. Çocukken yaşadıkları ve çocukluğuna dair unutamadığı o günde en değerlisini paylaşarak bağ kurabileceğini öğrenen Füsun, reşit olup cinsel merakını gidermek istediğinde bu anıyı paylaştığı kişi olan Kemal’i seçiyor. Merhamet Apartmanı’ndaki sohbetlerinin birinden de anladığımız gibi, Füsun’un önceki sevgilisiyle birlikte olmamış olmasının sebebi, kendi ifadesiyle, o zamanlar reşit olmamasıydı. Kemal ile karşılaştığında henüz reşit olmuş olan Füsun, Kemal ile cinselliği merak ettiği için sevişiyor. Aşk ise, kendisinin de ağlayarak söylediği bölümde gördüğümüz gibi, bu merakın sonrasında gelişiyor.
Bu noktada yine bir parantez açmak gerekli: 18 yaşındaki genç bir kadının kendisinden 12 yaş büyük, zengin ve güçlü bir erkeğin ilgisine kapılmasının ne kadar aşk, ne kadar istismar olduğu da tartışmalıdır ve mutlaka belirtilmesi gerekir. Ancak bu da bu yazının konusu olmadığından burada tartışılmayacak.
Füsun, genç ve toy haliyle aşık oluyor. Annesinin de onayladığı bu ilişkide Kemal’den beklediği tek bir şey var: ona yalan söylememesi ve verdiği sözleri tutması. Nişandan önce kayıp küpesi ve çocukluk bisikletiyle birlikte ailesinin evine gelip yemek yemesi, Füsun’un Kemal’e güvenmesi için yeterli olacaktı. Kemal bunu yapacağına dair Füsun’a söz de vermişti. Fakat sözünü yerine getirmedi. Sonradan evinden çıkacak olan, yani evinde bir yerlerde olan, arasa mutlaka bulabileceği küpeyi aramadı bile. Füsun, Kemal ile yaşayabileceği hayatı, ailesiyle birlikte onun nişanına gidip onu tebrik edebilecek kadar kabul etmişti. Fakat sözünde durmayan, nişandan önce küpe ve bisikletle yemeğe gelmeyen Kemal’in yalanlarını da öğrendiğinde ağlamamak için dişlerini sıka sıka nişandan ayrılırken Füsun Kemal’den vazgeçiyor.
Böylece hayatında bildiğimiz anlamda bir anne veya baba figürü zaten olmayan Füsun, hem aşkından vazgeçiyor hem de güvenebileceğini düşündüğü birini kaybediyor. Üniversite sınavında da başarısız olunca yenilmişlik hissi onu depresyona ve kaybolmuşluğa sürüklemeye başlıyor. Bu kaybolmuşluk halinde kendisine çocukluğundan beri ilgisi olan senaryo yazarı Feridun ile evleniyor. Ne annesi ne de babası onun çok kırılgan bir döneminde yaptığı bu evliliğe karşı çıkıyor. Kızlarına mutsuz olacağı bir evlilik yapmaması gerektiğini, onun arkasında duracaklarını söylemiyor. Çünkü Kemal ile birlikte olmuş olan Füsun’un evlenmesi, hayatın getirebilecekleri arasında en “kolay” olanıydı.
Zaman geçtikçe tek arzusunun film yıldızı olmak olduğunu öğrendiğimiz Füsun’un, yaşadığı kaybolmuşluk içinde senaryo yazarı olan Feridun ile bu arzusunu gerçekleştirmek için evlenmiş olduğunu da anlamak zor değil. Her ne kadar hikâye bize Füsun’u tanıtmadığından onun bu arzusunu çok ani bir şekilde öğreniyor olsak da Füsun, hikâyeden çekilmesinden hemen önce bunu ne kadar arzulamış olduğunu söylüyor. Aşkından vazgeçmiş, güvenebileceğini düşündüğü adamın yalanlarını öğrenmiş olan Füsun, film yıldızı olmak istiyor ve bunun içinde çocukluğundan beri kendisine aşık olan senaryo yazarı Feridun ile evleniyor.
Füsun’un nişandan yaklaşık bir yıl sonra bir anda tekrar Kemal ile iletişime geçmesinin annesinin fikri olduğu hikâyede hiçbir yerde geçmese de bu çıkarımı yapmak zor değil. Feridun’un yazdığı ve Füsun’un oynayacağı film için gereken sermaye Kemal’de var ve anne artık yalnızca Feridun ile kızının kendisinin istediği hayatı yaşayamayacağının farkında. Bu yüzden de Kemal’i tekrar hayatlarına davet ediyor ve birlikte yedikleri ilk akşam yemeğinde de niyetlerini açıkça söylüyorlar.
Kemal’in sermayesi ile Feridun’un sinema çevresini birleştirerek hayatında kendine çizdiği bu yolda başarılı olmak, kendi hayatına bir yerinden tutunmak istiyor Füsun. Fakat Kemal’in takıntılı aşkı buna da izin vermiyor. Hiçbir zaman Füsun’un hislerini, arzularını görmemiş, önemsememiş, onu sadece takıntısına bir nesne olarak görmüş olan Kemal bunu da önemsemeyerek kendi kıskançlığından Füsun’un oyuncu olmasına engel oluyor. Füsun, bir kez daha hayatta tutunmak istediği şeyden vazgeçmek zorunda kalıyor.
Hikâyenin bundan sonra kısmında Füsun’u sadece evinde görüyoruz. Evde oturup kuş resimleri çiziyor. Hayattan vazgeçmişliği hiçbir şey yapmamasından belli. Ancak annesi bile onun içinde olduğu buhranı anlamıyor. Artık film yıldızı olamayacak olan Füsun’un bir gün Feridun ile ayrılacağı ve Kemal ile evlenip sınıf atlayacağı umuduyla Kemal’in onun hayatına set çekmeye devam etmesine izin veriyor, hatta destekliyor. Kendisi için yapabildiği tek şey olan ehliyetini almasına bile babasının ölümü yüzünden sevinemeyen Füsun ise sürekli ya üzgün ya da öfkeli. Hayatının getirdiklerine Kemal’e, Feridun’a, annesine karşı tepkisiz. Çünkü yaşayamadığı hayatın yasını tutuyor Füsun.
Nihayet Kemal ile evlenecek olduklarında Füsun’u zaman zaman mutlu ama çoğu zaman hırçın görüyoruz. Hayatı babasının etkisizliği, annesinin beklentileri, Kemal’in yarıda bırakmaları ve takıntısı altında geçen Füsun, bir yandan kendisi için bir zamanlar hayal etmiş olduğu bu hayatı yaşayabileceğini düşünüyor, bir yandan da ne hayata ne de Kemal’e karşı bir inancı kalmış. Aslında inanmak istiyor. Kemal’e de önünde uzanan bu hayat da tutunmak istiyor. Bu hayatta mutlu olabileceğini, Kemal’e güvenebileceğini, Kemal’in sözlerini tutacağını görmek istiyor. Hayal kırıklığına uğradıkça da hırçınlaşıyor.
O son gece ve sabahında Kemal, ne Füsun’a verdiği evlenmeden birlikte olmayacağız sözünü tutuyor ne de küpesini fark ediyor ve Füsun, bir kez daha vazgeçiyor. Bu sefer sadece Kemal’den değil, hayattan da. Füsun’un neredeyse on yıldır devam eden depresyonu artık yaşamak istediği hayat bu mu, bu hayatı yaşamazsa nasıl bir hayat yaşayacak, ona olan aşkı yüzünden bütün hayatını sabote eden bir adamla mı ömrü geçecek sorularıyla “Ben senin yüzünden hayatımı yaşayamadım Kemal” diyerek bu hikâyeyi kendisi için sonlandırmasını, belki de ilk defa hayatında tamamen kendi kararıyla bir şey yapmasını beraberinde getiriyor. Füsun, ilk defa ne annesi ne Kemal ne de bir başkasının etkisi olmadan bir şey yaparak kendisini bu hikâyeden çıkarıyor.
Yaşanamamış bir hayatın yasını tutuyor Füsun. Kendi hayatının aktörü olamamış olmanın yasını tutuyor. Çünkü “Olasılığın bilincine varmak kaybı için yas tutmayı içerebilir. Ne olabileceğinin ama olmadığının üzüntüsünü hissedebilirsiniz. Belki şunu fark ederiz: hayatı başka bir şekilde yaşamak mümkün olabilirdi. Yas tutabiliriz, çünkü bir şeyden vazgeçtiğimizi bile fark etmemişizdir. Hayatın şekli geçmiş zaman gibi gelebilir; ancak ele geçirildikten sonra duyumsadığımız bir şey.”1 Hayatında onu gören, anlayan, destekleyen ne bir anne, baba ne de bir başkasının olmaması, denediği her şeyin yarım kalması, kendisi için hiçbir şey yapamaması, sevmeyi denediği adamın takıntısının, güçsüzlüğünün, erkeklik krizinin nesnesi haline gelmiş olduğunu anlayan Füsun’u ben artık bu hikâyede yokum demeye sürüklüyor.
Bu hikâyeyle empati kurmak zor değil. Hikâyeden çekildiği sabah oturdukları bankta içinin dolduğu ama öfkeden ağlayamadığı o sahneyi görüp de yaşanamamış, anlaşılamamış, görülememiş o hayatı anlamak, görmek, hissetmek maalesef hiçbir kadın için zor değil.
Hikâye onu satır aralarına sıkıştırdı. Ama onu gördük ve anladık. Işıklar içinde uyu Füsun.
1 Ahmed, Sara. Feminist Bir Yaşam Sürmek. Çev: Beyza Sümer Aydaş. Sel Yayıncılık. İstanbul, 2017.
Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
