Sabriye Akkul

Korku sineması en sevdiğim türlerden biri olsa da, slasher anlatılarıyla her zaman sorunsuz bir ilişki kurabildiğimi söylemek zor. X serisini izleme kararım da bu nedenle rastlantısal olmadı. L. S. Nehir’in kanalında yaptığı eleştiriler, seriye dair bakışımı şekillendiren önemli bir etki yarattı; ancak bu etki birebir aynı yerden incelemekten çok, filmleri başka bir dikkatle izlemeye yönelten bir karşılaşma oldu. Bu yazı, o eleştirilerden beslenen ama kendi sorularını kurmaya çalışan bir okuma denemesi olarak şekilleniyor.
Pearl, 1918 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nın ve İspanyol Gribi salgınının gölgesinde geçen kırsal bir Amerika manzarasıyla açılır. Film, Pearl’ün aynanın karşısında kendisine baktığı, hayaller kurduğu ve dans ettiği sahnelerle başlar. Bu ilk anlardan itibaren Pearl’ün görülme, fark edilme ve sahnede olma isteği belirginleşir. Teksas’ta ailesiyle birlikte yaşadığı çiftlik, onun için hem fiziksel hem de duygusal bir sınır alanı gibidir. Otoriter annesiyle aynı evi paylaşan Pearl, bakıma muhtaç babasının ihtiyaçlarıyla da yakından ilgilenmek zorundadır. Günleri ev işleri, hayvanların bakımı ve babasının ihtiyaçları etrafında şekillenir. Aile içindeki ilişkiler mesafelidir; Pearl’ün duygusal ihtiyaçları karşılık bulmaz ve yalnızlığı giderek derinleşir.
Pearl, çiftlikten uzaklaşabildiği nadir anlarda kasabaya gider ve sinemada film izler. Bu filmler, onun için başka bir dünyanın kapısını aralar. Perdede gördüğü kadınlara hayranlıkla bakar; onların ışıltılı, özgür ve herkes tarafından sevilen hayatlarını kendi gerçekliğiyle karşılaştırır. Pearl’ün hayal dünyası bu görüntülerle genişlerken, gerçeklik ile fantezi arasındaki sınır giderek bulanıklaşır. Çoğu zaman yalnız kaldığı çiftlikte, hayvanlara gösteriler yapar, onlarla konuşur ve sahnede olma arzusunu bu şekilde tatmin etmeye çalışır. Bu anlar, Pearl’ün hem yalnızlığını hem de hayallerine ne kadar sıkı tutunduğunu gösterir.
Kasabada tanıştığı sinema makinistiyle kurduğu ilişki, Pearl’ün hayatında yeni bir hareketlilik yaratır. Makinstle birlikte geçirdiği zamanlar, Pearl’ün hayallerini daha da somutlaştırır. Ancak bu ilişki, Pearl’ün iç dünyasındaki dalgalanmaları da açığa çıkarır. Annesi, Pearl’ün hayallerini zayıflık olarak görür; onun sahneye çıkma isteğini, bireysel arzularını ve bu uğurda yaptığı planları sert bir dille eleştirir. Anne–kız arasındaki çatışmalar giderek artar. Bu sırada Pearl, kilisenin düzenleyeceği dans grubu seçmelerini öğrenir ve bunu çiftlikten kurtulmak için bir fırsat olarak görür. Seçmelere katılmak, Pearl için sadece bir dans denemesi değil; hayalini kurduğu hayatın kapısını aralayacak bir adımdır.
Film ilerledikçe Pearl’ün ailesiyle, makinistle ve görümcesiyle olan ilişkileri giderek daha gergin bir hâl alır. Pearl’ün hayallerinin önünde duran her engel, karakterin davranışlarını daha uç bir noktaya taşır. Seçmeler süreci, aile içindeki çatışmalar ve kasabayla kurulan ilişkiler, Pearl’ün gerçeklik algısının sarsılmasına neden olur. Film, Pearl’ün yaşadığı olayları kronolojik bir akış içinde sunarken, karakterin iç dünyasındaki çözülmeyi de paralel biçimde gösterir. Finalde, savaştan dönen kocanın çiftliğe gelişiyle birlikte Pearl’ün yaşadığı dönüşüm tamamlanır ve film, bu karşılaşmanın yarattığı çarpıcı sahneyle sona erer.
Pearl’ün İçinde Bulunduğu Sıkışmışlık
Pearl, anlatısını karakterin iç dünyasını saklayarak değil, onu neredeyse rahatsız edici bir açıklıkla görünür kılarak kurar. Pearl’ün arzuları, hayal kırıklıkları, kıskançlıkları ve öfkesi film boyunca örtülmez; aksine ısrarla seyircinin karşısına çıkarılır. Film, Pearl’ün yaşadığı sıkışmışlığı yalnızca bireysel bir ruh hâli olarak değil, tarihsel ve toplumsal bir bağlam içinde ele alır. 1918 yılı, savaş ve salgın koşulları, kırsal izolasyon ve aile içindeki bakım yükü; Pearl’ün hayat alanını daraltan unsurlar olarak anlatının zeminine yerleşir. Bu anlamda Pearl, karakterini “nedensiz” ya da “anlaşılmaz” bir figür olarak sunmaz; aksine onun yaşadığı dünyayı bütün çıplaklığıyla görünür kılar.
Bu görünürlük, Pearl’ün hikâyesini izleyici açısından anlaşılır bir zemine oturtur. Pearl, görülmek ister; sahnede olmak, fark edilmek ve bu çiftliğin sınırlarının ötesine geçmek ister. Bu arzular, sinemada sıkça karşılaştığımız türden, yabancı ya da istisnai istekler değildir. Ancak Pearl’ün anlatısı, bu arzuları yumuşatmaz ya da “makul” bir çerçeveye oturtmaz. Pearl’ün isteme biçimi ısrarcıdır, talepkârdır ve geri çekilmeye razı değildir. Film, tam da bu noktada izleyiciyle arasına rahatlatıcı bir mesafe koymaz.
Bu yaklaşım, Joker ile yapılan karşılaştırmaları kaçınılmaz kılar. Joker filmi de tıpkı Pearl gibi, bastırılmışlık, dışlanmışlık ve görünmezlik üzerinden ilerleyen bir karakter anlatısı sunar. Arthur Fleck’in yaşadığı toplumsal ve bireysel travmalar, film boyunca ayrıntılı biçimde işlenir; izleyici, karakterin öfkesine ve şiddetine giden yolu adım adım takip eder. Bu anlatı, Arthur’un yaşadıklarını açıklanabilir ve hatta yer yer haklı görülebilir bir zemine taşır. Joker, izleyiciyi karakterle özdeşleşmeye davet eden bir anlatı kurar; öfkeyi, sistem eleştirisiyle çevreleyerek seyirci için tanıdık ve kabul edilebilir bir çerçeve sunar.
Pearl’de ise benzer bir davet açık biçimde yapılmaz. Film, Pearl’ün iç dünyasını gösterir; ancak bu gösterme hâli, izleyiciyi konforlu bir özdeşleşmeye taşımaz. Pearl’ün şiddeti ya da taşkınlığı, açıklanması gereken bir “sonuç” gibi sunulmaz; yaşananların doğal bir uzantısı olarak anlatının içine yerleşir. Bu fark, iki filmin karakterlerini değil, empati kurma biçimlerimizi karşı karşıya getirir.
Pearl’ün yaşadığı sıkışmışlık, Joker’inki kadar görünürdür; hatta bazı açılardan daha doğrudandır. Ancak toplumsal olarak kadın öfkesine tanınan alan, erkek öfkesine tanınan alanla örtüşmez. Erkek karakterlerin şiddeti, çoğu zaman sistemsel nedenlerle açıklanabilir bulunurken; kadın karakterlerin arzuları ve öfkesi daha hızlı biçimde “aşırılık” ya da “kontrolsüzlük” olarak etiketlenir. Pearl’ün sahneye çıkma isteği, sevilme arzusu ve “daha fazlasını” talep etmesi, anlatı içinde açıkça yer almasına rağmen, izleyici nezdinde aynı hoşgörüyle karşılanmaz.
Burada mesele, Pearl’ün yeterince derinlikli bir karakter olup olmaması değildir. Film, Pearl’ü psikolojik olarak tek boyutlu bir figür hâline getirmez; aksine çelişkileriyle, arzularıyla ve kırılganlığıyla birlikte sunar. Ancak bu sunum, izleyicinin alışık olduğu “haklılaştırma” mekanizmalarını devreye sokmaz. Pearl’ün yaşadığı sıkışmışlık, bir trajedi anlatısına dönüştürülmez; bu da izleyicinin duygusal rahatlamasını engeller.
Bu noktada Pearl’ün yarattığı rahatsızlık, filmin başarısızlığı olarak değil, anlatının bilinçli bir tercihi olarak okunabilir. Film, izleyiciyi Pearl’ü sevmeye ya da ona acımaya zorlamaz; yalnızca onun dünyasını görünür kılar. Bu görünürlük karşısında izleyicinin verdiği tepki ise, hangi hikâyelere empati göstermeye daha hazır olduğumuzu açığa çıkarır.
Pearl’ün Joker kadar “anlaşılmaması”, iki karakter arasındaki farktan çok, empatiyi nasıl ve kime dağıttığımızla ilgilidir. Pearl’ün hikâyesi, bastırılmış bir hayatın, ertelenmiş arzuların ve görünür kılınan bir sıkışmışlığın hikâyesidir. Ancak bu hikâye, izleyicinin alışık olduğu anlatısal merhameti talep etmez. Tam da bu nedenle Pearl, yalnızca bir karakter portresi sunmaz; aynı zamanda izleyicinin empati sınırlarını da görünür kılar.
Empati Meselesi: Kime, Ne Kadar Alan Tanıyoruz?
Pearl’ün Joker ile yan yana anılması, iki filmin benzer tematik zeminler üzerinden ilerlemesinden kaynaklanır. Her iki anlatı da bastırılmışlık, dışlanmışlık ve görünmezlik hissi etrafında şekillenen karakterleri merkeze alır. Hem Pearl hem de Joker, yaşadıkları dünyada kendilerine ayrılan alanın daraldığını hisseden, bu daralma karşısında öfkesi giderek görünür hâle gelen figürlerdir. Ancak bu ortaklık, izleyicide aynı duygusal karşılığı üretmez. Joker çoğu zaman “anlaşılması gereken” bir karakter olarak konumlanırken, Pearl daha hızlı biçimde “sınırı aşan” ya da “fazla” bulunan bir figür olarak değerlendirilir. Bu ayrım, karakterlerin yaşadıklarından çok, empatiye dair yerleşik alışkanlıklarla ilgilidir.
Sinemada erkek öfkesinin çoğu zaman toplumsal nedenlerle açıklanabilir bulunması, izleyiciye karakterle özdeşleşebileceği bir alan açar. Joker örneğinde bu alan, anlatının tamamına yayılır. Arthur Fleck’in yaşadığı yalnızlık, yoksulluk, dışlanmışlık ve sistemle kurduğu sorunlu ilişki; izleyicinin karakteri “anlamasına” yardımcı olacak şekilde çerçevelenir. Film, Joker’in şiddetine giden yolu adım adım kurarak, bu öfkeyi bireysel bir patlamadan çok, koşulların sonucu gibi gösterir. Böylece izleyici, karakterin eylemlerine mesafe almak yerine, onunla birlikte düşünmeye davet edilir.
Pearl’de ise benzer bir davet çok daha sınırlı bir biçimde kurulur. Film, Pearl’ün iç dünyasını ve yaşadığı sıkışmışlığı görünür kılar; ancak bu görünürlük, izleyicinin alışık olduğu türden bir gerekçelendirme üretmez. Pearl’ün arzuları, sahnede olma isteği, görülme ihtiyacı ve öfkesi; anlatı içinde açıkça yer almasına rağmen, bu duygular “haklılaştırılacak” bir çerçeveye oturtulmaz. Bu durum, Pearl’ün yaşadıklarının anlaşılmasını zorlaştırmaz; fakat izleyicinin empati kurarken kullandığı alışıldık yolları işlevsiz hâle getirir.
Burada kadın öfkesine tanınan alan ile erkek öfkesine tanınan alan arasındaki fark belirginleşir. Kadın öfkesi, özellikle talepkâr ve sınır ihlali içeren bir biçimde ortaya çıktığında, daha hızlı biçimde tehditkâr ya da rahatsız edici olarak kodlanır. Pearl’ün şiddeti, izleyici tarafından sıklıkla “neden böyle oldu?” sorusuyla değil, “fazla oldu” yargısıyla karşılanır. Bu yargı, karakterin yaşadığı sıkışmışlığı anlamaya yönelmek yerine, onu anlatının dışına iten bir sınır çizer.
Film ise bu sınırı yumuşatmaya çalışmaz. Pearl’ün iç dünyası şeffaftır; ne hissettiğini, ne istediğini ve neden mutsuz olduğunu saklamaz. Ancak bu şeffaflık, izleyiciye bir rahatlama sunmaz. Tam tersine, film izleyiciyi duygusal olarak konforlu bir noktaya yerleştirmeyi reddeder. Empati, otomatik bir tepki olarak değil, sorgulanması gereken bir tutum olarak önümüze konur. Pearl’ün hikâyesi, empatiyi talep etmekten çok, empatiye dair eşitsizliği açığa çıkarır.
Pearl, empati kurulamayacak bir karakter anlatısı sunmaz. Film, Pearl’ün arzularını, hayal kırıklıklarını, kırılganlığını ve öfkesini bütünlüklü bir şekilde ortaya koyar. Buna rağmen karakterin izleyici tarafından mesafeyle karşılanması, anlatının yetersizliğinden değil, toplumsal empati eşiklerinden kaynaklanır. Hangi arzuların “insani”, hangi öfkelerin “haklı” ya da “anlaşılır” kabul edildiği; kültürel kodlarla, toplumsal cinsiyetle ve yerleşik anlatı alışkanlıklarıyla şekillenir.
Bu bağlamda Pearl’ün Joker kadar anlaşılmaması, filmin başarısızlığı olarak değil; empatiyi hâlâ cinsiyetli biçimde dağıtan bir bakışın görünür hâle gelmesi olarak okunabilir. X serisinin feminist yönü de tam olarak burada belirir. Seri, kadın karakterlerini sevilir, aklanmış ya da izleyiciye rahatlatıcı figürler hâline getirmeden; empati kurma biçimlerimizi, sınırlarımızı ve alışkanlıklarımızı sorgulayan bir anlatı kurar.
Belki de Pearl’ün yarattığı asıl rahatsızlık, anlattıklarından çok şunu hatırlatmasından kaynaklanır:
Aynı deliliğe verdiğimiz tepkiler, her zaman eşit değildir.
Kaynaklar
Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
