Sıdıka Su İstanbul’u Seviyor

Sevgili günlük,

Naber, ben yine birtakım sinir krizlerinin eşiğinde dolandım durdum. Bazen sana çok özeniyorum çünkü bazen dış dünya tarafından itinayla rahatsız ediliyorum. Zaman zaman huysuz, asosyal, rahatsızlık içinde kavrulan bu kadına tahammülün varsa sen olmak güzel bir şey olabilir gerçekten.

Geçen günlerde şehirde dolanırken dikkatimi çeken epey nesne oldu. Genellikle sokakta avarelik etmek epey haz duyduğum bir var olma biçimidir. Fakat birkaç gün boyunca sokakta yürürken nefesimin daraldığını, şehirde yeterince oksijen olmadığını hissetmeye başladım. Birkaç ay önce hakikaten şehirde karbonmonoksitler ve bilimum inorganik bileşikler patlamıştı. Hava kirliliği vardı anlayacağın. O zaman dahi nefes almakta bu kadar zorlanmamıştım. Acaba ne oluyor, anlayamadığım panik ataklar mı yaşıyorum diye düşünürken beni neyin sıkboğaz ettiğini çözdüm. 

Sevgili günlüğüm öncelikle şunu söylemem gerekir ki ben İstanbul’a karşı uzun zamandır yoğun duygular besliyorum. Çocukluğumdan beri aklıma geldikçe gözlerimde parıltı oluşturan bu şehre yönelik duygularım yıllar içerisinde önlenemez şekilde yoğunlaştı. Aşkın ömrü üzerine düşünen herkes gelsin bir baksın, yirmi küsür yıldır ne aşkım bitti ne sevdam. Tersine, başlarda hayranlıkla başlayan bu aşk zamanla derinleşti; şimdilerde İstanbul’a yalnızca aşık değilim. Çifte kavrulmuş bir aşk duyuyorum kendisine. Ömrüm geçtikçe zannediyorum ki İstanbul aşkım da büyümeye, katmerlenmeye devam edecek. 

Neyse küçük romantizmlerimizi yaşadığımıza göre anlatmaya devam edebilirim. Geçenlerde nefesimin daralmasına dahi dikkat edemeyecek kadar akışta, kafamda keyifli düşüncelerle sokakta yürüyordum. Birden gözüme bir şey çarptı ve aniden durdum. Geri döndüm, yol kenarında bütün bir duvarı kaplayan afişin üzerindeki yazıyı tekrar okudum ve dehşete kapıldım. Beni dehşete sürükleyen, bir kitabın tanıtım afişi ve üzerinde kocaman puntoyla kocaman bir soru: “Hayattaki amacın ne?” Şimdi, abarttığımı düşünebilirsin canım günlüğüm ama herhangi bir zamanda hatta biraz keyifle ortalıkta salınırken bu kadar derin bir soruyla ben neden baş başa bırakılıyorum? Bence isyan etmek için gayet geçerli sebeplerim var. Öncelikle şehirde avarelik etmek her zaman melankoli eşliğinde mi gerçekleşmek zorunda? Kim bu insanlar ve neden bizim keyifle oradan oraya salınma hakkımızı elimizden alıyorlar? 

Hem sorunun kendisi hem de teklifsiz bir şekilde aklıma girmiş olmasının verdiği rahatsızlık içerisinde huysuz huysuz durağa doğru yürümeye devam ettim. Yol boyunca her yere zuhur eden reklam afişleri, billboardlar beynimin içine içine işledi. Durağa geldiğim zaman eminim ki yüzümden inanılmaz bir keyifsizlik akıyordu. Bu soruyla ve binbir reklam afişi ile her an neden rahatsız edildiğimiz veya en azından dikkatimizin çekildiği üzerine düşünürken kafamı kaldırdım. Ve işte karşımda yıllardır birçok kadına şiddet uygulayan fail bir erkek oyuncunun yeni dizisinin boy boy afişleri… Şiddet faili olduğu halde hiçbir özeleştirel süreçten geçmeyen, sektörde kendisine yaptırım uygulanmadan var olmaya devam eden bu failin afişlerine maruz kalmak sinir krizinin eşiğine iyice yaklaştırdı beni. E malum, biraz da histerik bir feministim. Artık hiçbir yere bakmak istemezken veya baktığım yerlerde reklam, şiddet faili erkek olmasın isterken rahatsızlık katsayım arttı, arttı. Nereye sığacağımı bilemez bir halde arkamdaki duvara baktım ve biraz olsun içimi rahatlatan birkaç kelime gördüm “dayanışma”, “feminist mücadele” gibi. Sonra bir de “çok küçük, çok geç” gibi bir şarkı sözü gördüm ama onunla ne yapacağımı da pek bilemedim.

Günlerce beni boğan işte buymuş günlüğüm. Canına yandığım bu güzel şehirde mutlu mesut avarelik etmeme kapitalist kentleşme izin dahi vermiyor. Sevdiğim bir sokağın köşesine bakıyorum, hemen üzerinde bir dondurma reklamı. Oturup etrafa bakınmayı sevdiğim merdivenlerde, insanlar kadar reklamlar da dikkatimi çekiyor artık. Yıllardır özenle, emekle aşkımı büyüttüğüm İstanbul’um; reklamcılar, sermaye, şiddet faili erkekler ve kişisel gelişimcilerin taarruzu altında! Tüm bunları üzerinden silkeleyince ise kentin kültürel dokusu kollarını açmış keşfedilmeyi bekliyor. 

Ah canım İstanbul’um ya, seni bu kadar hırpalama hakkını kendisinde bulabilen kapitalist sistem yıkıldığı zaman kim bilir neye benzeyeceksin? Bence muhakkak çiçek gibi açacaksın ve seni sevmek, sende barınmak, seninle yaşamak çile olmaktan çıkıp kocaman bir keyfe dönüşecek. Umarım ben de görürüm herkese eşit kucak açabildiğin, üzerindeki işgalin bertaraf edildiği o günleri. Bu isyanım ve dileklerim çok küçük değil, farkındayım. Fakat ne senin için ne bizim için ne de dünya için çok geç de değil. Sonuçta seni hala sevebilmek; umut etmekle, direnmekle ilgili değil mi biraz? 

İstanbul’um ile hasbihal etmeye daldım, seni unuttum sanma günlüğüm. Bir de sakın kıskanma, seni de İstanbul’um kadar seviyorum. Sen olmasan kimlere dökeceğim içimi, öfkemi? Şarkı sözüyle ne yapacağımı buldum; “ne çok küçük, ne çok geç; yaşamak için olmak lazım direngeç”. 

Görüşürüz günlüğüm, direngeç kal.


Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın