Direnişin Renkleri’yle Onur Ayı Özelinde Söyleştik

Feminist Çerçeve: Merhaba öncelikle Onur Ayınız kutlu olsun. Bize kendinizi tanıtabilir misiniz? Direnişin Renkleri kimdir, neler yapar, nerelerde çalışma yürütür?

Merhaba. Direnişin Renkleri, çoğunlukla üniversitelerde örgütlenen, “LGBTİ+ların öz- örgütü” olarak tanımladığımız bağımsız bir kuruluş. Gezi Dönemi’nden sonra kuruluyor ve günümüze kadar toplamda altı şehirde faaliyet gösteriyor. 

Amacımız LGBTİ+lar için güvenli alanlar yaratmak, ve tabii ki LGBTİ+ mücadelesini büyütmek. Günümüzde LGBTİ+ların yan yana geldikleri etkinlikler dahi yasaklanmakta, lubunyalar yalnızlaştırılmakta… Böyle bir politik atmosferde LGBTİ+ların yan yana gelmesinin, bir atölye düzenlemesinin dahi politik olduğunu düşünüyoruz. Bir yandan ise sokaktaki LGBTİ+ hareketinin, ne kadar baskı dolu dönemlerden geçsek de vazgeçmememiz gereken bir mücadele alanı olduğunu düşünüyor; eylemselliklerimize devam ediyoruz.

Dünyada ve Türkiye’de LGBTİ+lara yönelik baskılar son dönemlerde giderek artmakta. Cinsel kimliklerin ve yönelimlilerin yasaklanmasına dair yasa tasarıları gündemde. Bu saldılar LGBTİ+lar arasında nasıl karşılanıyor, siz bu saldırıları nasıl yorumluyorsunuz?  

Dünyada, son yıllarda bir muhafazakarlaşma ve aşırı sağcılık dalgası hakimiyetini gösteriyor. Türkiye ise bu sağcılık dalgasından fazlasıyla etkileniyor. Zaten yıllardır LGBTİ+lara yönelik hak ihlalleri fazlayken, bu muhafazakarlaşma dalgası ile hak ihlalleri tavan yapıyor. 

Son dönemde gündeme gelen kanun taslağı; cinsiyet uyum süreçlerine 21 yaş sınırı, üreme yeteneğinden sürekli bir biçimde yoksun olmak gibi şartlar getiriyor. Aynı zamanda izinsiz yapılan cinsiyet uyum süreci ameliyatlarına hapis cezası öngörüyor. Üreme yeteneğinden sürekli bir biçimde yoksun olmak şartının üzerinde durmak gerekir. Bu şart önceden halihazırda Medeni Kanun’da cinsiyet uyum süreçleri için bulunan bir şarttı fakat 2017 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından vücut dokunulmazlığını ihlal ettiği gerekçesi ile kaldırılmıştı. Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği bir kanun hükmünü yeniden taslak metin olarak önermek, hükümetin adeta vatandaşlarla ve hukukla dalga geçtiğini bizlere gösteriyor.

Translar açısından cinsiyet uyum süreçlerinin bu denli zorlaştırılması, hayati bir tehlike. Halihazırda cinsiyet uyum süreçleri yıllar alan ve caydırıcı aşamalarla dolu bir süreç. Hormona erişim zaten güçken, 20 Kasım 2024 yılında duyurulan hormon kısıtlamaları ile hormon ilaçlarına erişim neredeyse imkansız bir hale geldi. Cinsiyet uyum süreçlerine başlamamış birçok trans, sızdırılmış kanun taslağı haberinden sonra uyum süreçlerine başlamak için başvurularını hızlandırdı; acele etmeye çalıştı. Çünkü kanunun nasıl uygulanacağı bilinmiyor, hukuk devletine olan güven ise bir hayli zedelenmiş durumda.

Kanun taslağı aynı zamanda aynı cinsiyetten kişilerin yaptığı sembolik nişan ve evlilik törenlerine hapis cezası getirirken, belki de en korkunç madde olan, kişilerin biyolojik cinsiyetlerine aykırı hareketleri özendirmelerini bir suç olarak tanımlıyor. Bahsi geçen son madde, belirsizliklerle dolu bir madde. Biyolojik cinsiyete aykırı davranışların hangi kriterlere göre belirleneceği öngörülebilir değilken, aynı zamanda hangi davranışların özendirme kapsamında değerlendirileceği dahi belirtilmiyor. Bu madde LGBTİ+ hareketi kadar, feminist harekete de bir saldırı niteliği taşıyor. Zira kadınların ve LGBTİ+ların yıllardır mücadele ettiği toplumsal cinsiyet normlarına uymamak, TCK kapsamında bir suç haline getiriliyor.

Bahsettiğimiz kanun taslağı, çeşitli değişiklikler ve eksiklerle Hüda-Par tarafından meclise sunuldu. LGBTİ+lar açısından haberler ne kadar panikle karşılansada, bu durumun da zaten yaşamlarımızın her alanında mücadele etmek zorunda kalan LGBTİ+lar açısından mücadele edeceğimiz yeni bir durum olduğu ise kısa sürede kavrandı. İdeolojilerimiz, görüşlerimiz için mücadele etmek zaten hepimizin alışık olduğu eylemsellikler; fakat 2025 Türkiye’sinde LGBTİ+ların mücadelesi bir ideoloji savaşını geçmiş, bir yaşam mücadelesine dönmüştür. Kaybedecek hiçbir şeyimizin kalmamış olması sebebiyle, kaybettiğimiz lubunya arkadaşlarımızın bize verdiği güçle mücadele etmeye her zamanki gibi devam edeceğiz.

Türkiye’de 2025 yılı “Aile Yılı” olarak ilan edildi bu tanımlama özellikle gençlere evliliği teşvik ediliyor ve aile/evlilik dışı ilişkiler marjinalleştiriliyor. Aile yılı kapsamında hayata geçirilen uygulamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

2025 yılı “Aile Yılı” ilan edildiğinde, başımıza bu denli dert açacağını bizler de tahmin edememişiz. Ancak şaşırmamak gerekir. Neticede aile denen kurum, bu sistemin kendini sürdürebildiği en küçük yapı birimi.

Son zamanlarda evlenen çiftlere, doğum yapan kadınlara yapılan yardımların arttığını görüyoruz. Bunu sadece dini ve geleneksel bir olgu olarak algılamamak gerekir. Cis-heteroseksist patriyarkal kapitalizm, evlere hapsedilen kadın ve lubunyalardan, işçileşecek “en az üç çocuktan” beslenir; bunlar sistemin omurgalarıdır. Aileyi oluşturan yapı taşlarının dışında kalan kişilerin, çocuk meydana getiremeyecek ilişkilenmelerin kriminalize edilmesi çok doğal.

Artık sadece “Aile Yılı” değil, “Aile 10 Yılı” konuşulurken, bunların tesadüfi politikalar olmadığını görüyoruz. Devlet kendi krizlerinin içerisinden çıkmak için toplumu uçsallaştırma ve kendi hedeflerinin önünde duran kitleleri temizleme derdinde. Bugün LGBTİ+lardan bahsediliyor ancak yarın saldıracağı grup hangi toplumsal kitle olacak bilmiyoruz. Bu nefret saldırılarını yalnızca LGBTİ+lar özelinde değerlendirmemek, devletlerin kendi krizlerinin içerisinden çıkma çırpınışları olarak değerlendirmek ve mücadele hattımızı buradan çizmek gerekir.

Artan saldırılar bir yandan sokağa ve eylem alanlarına da yansıyor ama diğer yandan 8 Mart’ta, 1 Mayıs’ta, İmamoğlu eylemlerinde LGBTİ+lar hep sokakta olmaya devam ediyor. Bu direnişlerde neler yaşadınız, LGBTİ+lar sokakta olmaya nasıl devam edecek?

LGBTİ+lar, her toplumsal olayda seslerini çıkarmaya devam ediyorlar. Onur Ayları, 20 Kasımlar, 17 Mayıslar dışında; 8 Martlar, 1 Mayıslar gibi birçok önemli tarihte de sokakta var olmaya devam ediyoruz. Ancak bu sokağa çıkmaların bedelini diğer insanlardan çok daha ağır ödüyoruz. Gökkuşağı bayrağı taşıdığımız gerekçesiyle polis ve yargı şiddetine maruz kalıyoruz. Örneğin geçtiğimiz mart ayında İmamoğlu eylemlerinde, binlerce kişinin katıldığı eylemlerde Direnişin Renkleri’nden bir arkadaşımız gökkuşağı bayrağı taşıdığı gerekçesiyle tutuklandı. 8 Mart’ta polis, gökkuşağı bayrağı taşırsak bizlere müdahale edeceğini söyledi.

Eylemsellik alanlarımız ne kadar sıkışmış olsada, sokağa çıkmaktan ve mücadele etmekten geri adım atmıyoruz. Türkiye’de 2015’ten beri Onur Yürüyüşleri yasaklanıyor. Ancak Onur Yürüyüşümüzü yapmaktan hiçbir sene geri çekilmedik. LGBTİ+ hareketi, tarihin her aşamasında baskılarla karşı karşıya kalmış bir hareket. Hal böyle olunca, çok yaratıcı ve refleksif bir toplumsal muhalefet kesimi haline geldik. Eğer devlet bize Onur Yürüyüşlerimizi, 20 Kasım eylemlerimizi yaptırmıyor ve bizi polis şiddetine maruz bırakıyorsa; biz hareket olarak çeşitli taktiklerle, alışık olunmayan yöntemlerle yine aynı eylemlerimizi örgütlüyoruz. Tüm neşemiz ve direngenliğimizle alanlarda bulunuyoruz.

Bu neşeyle direnme hali, diğer “sol hareketlerden” çok farklı. Çünkü kendi yöntemlerimizden ve gullümümüzden vazgeçmeden yapıyoruz bunu. Her ne kadar devlet şiddetiyle yüz yüze gelsek de, alanlarda kendi kimliğimizle özgürce var olabilmenin ve toplumun en dışlananlarının bir aradalığından gelen bir neşe hali ile örgütleniyoruz. Eğer ailesinden dışlanmış, kimliği yüzünden hayatın hiçbir alanında kendine yer bulamayan bir lubunya tüm şiddet riskini göze alarak yine de Onur Yürüyüşüne geliyorsa, kimseyi umursamadan “Götümüz, başımız ayrı oynuyor” sloganını atabiliyorsa; Türkiye’de LGBTİ+ hareketi başarısız olmuştur denemez. Birbirimize umut olmaya, ezilmişliklerimizden kurduğumuz bağlarla güçlenmeye devam edecek; eylemselliklerimizi ise bırakmayacağız.

İzmir’de yapılan çalışmaların ‘’Lubunya Blok’’ olarak duyurulduğunu görüyoruz. Bu blok çalışmasını bize biraz anlatır mısınız? Bu bir eylem birliği mi yoksa çatı örgütlenmesi mi? Bu blok çalışması ile neyi hedefliyorsunuz?

2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesi ve gündemde olan LGBTİ+fobik kanun taslaklarından sonra, LGBTİ+ların ve İzmir yerelindeki LGBTİ+ örgütlerinin yan yana durması gerektiği düşüncemizle yola çıktık. İzmir yerelindeki tüm LGBTİ+ örgütleri ve bağımsız LGBTİ+ aktivistleri olarak, 1 Mayıs öncesi bir araya geldiğimiz ve eylem birliği oluşturabileceğimiz bir platform kurduk. İsim, Gezi Direnişi sırasında Taksim meydanına ilk çadır atan ve Türkiye’de LGBTİ+ hareketinin çok hızlı bir ivme kazanmasına sebep olan “LGBT Blok”tan geliyor. Biz ise, Türkiye’deki “lubunya” ve “lubunca” kültüründen de aldığımız esinle bu ismi “Lubunya Blok” ismine çevirdik.

İlk defa 1 Mayıs’a beraber çıktığımız bu platform, 1 Mayıs sonrası eylemselliklerimizde de diğer örgütler ve aktivistlerle beraber hareket ettiğimiz bir yapı haline geldi. LGBTİ+ örgütleri ve aktivistleri olarak ideolojik pek çok farklılığa sahip olabiliyor, ortaklaşamadığımız çok farklı konu ile karşılaşabiliyoruz. Ancak günümüzde, yaşamlarımız ve kimliklerimiz ile tehdit edildiğimiz bir coğrafyada, artık bu ideolojik tartışmalar lüks kalıyor. Tüm farklılıklarımızı bir kenara bırakıp, lubunyalar olarak ortaklaşabildiğimiz tek olgu olan LGBTİ+ kimliklerimiz ile yan yana gelerek mücadele etmemiz gerekiyor. “Lubunya Blok” ise işte tam olarak böyle bir noktadan doğdu

Bu sene Onur Ayı tam da bu artan baskıların içinde yaşanacak/ kutlanacak. LGBTİ+ olmaya dair bile her şey saldırı altında, gökkuşağı bayrakları dahi yasaklanıyor. Bu atmosferde 2025 Onur Ayı nasıl geçecek, neler hedefleniyor?

Öncelikle Onur Ayı, Türkiye’de hiçbir zaman gönlümüzce kutlayabildiğimiz bir ay olmadı. Hep mücadele etmemiz, direnmemiz gereken ama aynı zamanda bir araya gelerek lubunya kimliklerimizi, toplum her ne kadar bize bunun utanılması gereken bir şey olduğunu söylese de, kutlayabildiğimiz bir ay oldu. Bu sene de farklı olmayacak.

“Aile Yılı” sebebiyle, LGBTİ+lar açısından zaten zorlu bir yıl oluyor, ancak zaten Türkiye’de 2015 yılından beri Onur Yürüyüşleri yasaklanıyor. Gezi Direnişi sonrası yüz binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşen Onur Yürüyüşü, Türkiye’de bir daha karşılaşabildiğimiz bir tablo olmadı. Bu durumun farkında olmak, bizlere daha geniş önlemler almamız gerektiğini öğretiyor. LGBTİ+ hareketi zor bir mücadele alanı. Birçok kendine “devrimci” diyen insanın kaldırabileceğini düşünmüyoruz. Kimsenin eylem örgütlerken düşünmesine gerek kalmayan şeyi; biz her eylemimiz öncesi düşünmek, çeşitli önlemler almak durumunda kalıyoruz.

Soruya gelirsek, bu sene de tüm direngenliğimizle Onur Yürüyüşümüzü yapmaya, kimliklerimizi ve yaşamlarımızı kutlamaya devam edeceğiz. Tabii ki çeşitli önlemler yine alınacak, ama bizler bu önlemlere çok alışığız. Bu önlemler bizi, mücadelemizi yaşatmaktan geri tutmayacak.

Son olarak feminist harekete ve LGBTİ+ mücadelesine dair söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

LGBTİ+lara yapılan saldırılar sadece LGBTİ+larla sınırlı değil. Aynı zamanda kadınların, feminist hareketle yıllardır elde ettiği kazanımlarına da birer saldırı niteliği taşıyor. Devlet transların hormona erişimini engellerken, diğer yandan kadınların kürtaj hakkını elinden alıyor, doğum yöntemlerine dahi karışıyor. Toplumsal cinsiyet normlarını hayatlarımızın her alanında var etmeye devam ediyor ki, kadınlar ve LGBTİ+lar sistemin devamlılığı için kontrol edebildiği varlıklar haline gelsin.

LGBTİ+ hareketi ve feminist hareketin karşısında mücadele ettiği olgu ortak: cis-heteroseksist patriyarkal kapitalizm. Eğer ortaklıklarımızı yakalayamaz ve ortak mücadele alanları yaratmazsak, dayanışmamızı sürdürmezsek kaybetmeye mahkumuz.


Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın