Estetikten İğrençliğe: The Substance Filminde Kadın Bedeninin Dağılma Hali

Sabriye Akkul

“Kendinin daha iyi bir versiyonuna hazır mısın?”

Bu, bir soru değil. Bu, çoktan karar verilmiş bir cevabın arkasına gizlenmiş, parfüm kokulu bir tehdittir. Kim karar verdi daha iyisinin ne olduğuna? Kim söyledi yetmediğimizi? Bedenimize ve yaşamımıza dair sınırlar tam olarak nerede çekildi?

Film bizleri “Kendinin daha iyi bir versiyonuna hazır mısın?” sorusuyla karşılıyor ama
devamında örtülü biçimde bu soruları ima ediyor. Çünkü bir biçimiyle her gün bizlere kendimizin nasıl daha iyi bir versiyonuna dönüşebileceğimiz anlatılıyor. Film bu cümleyle başlıyor ama biz bu cümleyle yaşamaya çoktan başladık. Aynaya bakan her kadın, yüzündeki çizgilere, bedenindeki değişimlere bu cümleyi fısıldayan bir sistemle karşı karşıya. Ne zaman yavaşlasan, ne zaman yorgunluk taşısan, ne zaman olduğun halinle kalmak istesen, biri geliyor ve kulağına eğilip şöyle diyor: Hazır mısın? Değilsin. Olmak zorundasın.

Güzellik, özgürce deneyimlenecek bir alan değil. Aksine, uymak zorunda bırakıldığın, her gün yeniden ölçüldüğün bir sınav. Sadece genç kalmak değil, genç görünmek, gençliği ispat etmek, gençliğe benzeyeni taklit etmek zorundasın. Çünkü sistem, yaşlanmayı bir çöküş değil, bir tehdit olarak görüyor. Ve kadın bedeni, bu tehdidin ilk suçlusu ilan ediliyor.

The Substance, bu suçlamanın izini grotesk bir beden üzerinden sürüyor. Julia Kristeva’nın “abject” kavramıyla tanımladığı dışlama pratiği, filmde bütün açıklığıyla ortaya seriliyor: Toplumun estetik sınırlarını bozan her şey — yaşlılık, kırışıklık, sarkma, parçalanma — iğrençlikle, tiksintiyle, dışlanmayla işaretleniyor. Beden, kabul edilmediğinde sadece dışlanmıyor; aynı zamanda parçalanıyor, bölünüyor, yok sayılıyor.

Bu yazı, o parçalanmanın tam ortasına bakacak. Estetikle inşa edilmiş normların, kadın bedeni üzerinden nasıl bir kontrol aracına dönüştüğünü; “daha iyi versiyon” adı altında nasıl yok edildiğimizi tartışmayı amaçlıyor.

İğrenç Olanın Sınırında: Kristeva ile Başlamak

Kadın bedeni, tarih boyunca tanrısal, günahkar, doğurgan, baştan çıkarıcı, ahlak dışı, erotik ya da kutsal olarak tanımlandı. Ama hiçbir zaman sadece beden olarak bırakılmadı. Hiçbir zaman olduğu haliyle yeterli bulunmadı. Bedenin kendisi, sistemin diliyle sürekli ya düzeltilmeye çalışıldı ya da bastırıldı. Julia Kristeva’nın “abject” kavramı tam da burada devreye giriyor: Kabul edilemeyen, ait olmayan, dışarı atılan, ama aynı zamanda içimizden bir parçayı da içinde taşıyan bir tehdit olarak karşımıza çıkan “şey.”

Kristeva’ya göre iğrenç olan, anlamın sınırlarını zorlayan; kimlik, benlik ve düzenle ilgili tüm kabulleri çatlatan bir varlık hâlidir. Kusmuk, kan, irin ya da ceset gibi unsurlar abject’tir çünkü yaşamla ölümün, içerinin ve dışarının arasındaki sınırı belirsizleştirirler. Ve her belirsizlik, sistem için bir tehdit oluşturur.1 Fakat mesele sadece biyolojik değil. Toplumun idealize ettiği beden biçimlerinin dışına taşan her hâl — yaşlılık, deformasyon, çözülme — bu sınırın ihlalidir ve iğrençlik kategorisine sürülür.2

The Substance filmi, tam da bu iğrenç olanın sınırında açılıyor. Elizabeth Sparkle’ın yıldızının çatlamasıyla başlayan hikâye, bir çöküş değil; bir dışlanma hikâyesidir. Kırışan deri, sarkan kaslar, çatlayan kemikler bir yaşlanma süreci değil, toplumun estetik düzenine yönelik bir tehdit olarak kodlanır. Elizabeth’in 50. yaş gününde, bedeninin bu yeni hâliyle toplumdan, kamusal alandan ve arzudan silinişi; Kristeva’nın ‘benliğin çöktüğü yer’ olarak tanımladığı noktada ortaya çıkar.3

Filmdeki serum uygulaması, yalnızca bedenin gençleştirilmesi değil; bir kimliğin parçalanmasıdır. Elizabeth’in “kendinin daha iyi bir versiyonu” olarak tanıtılan Sue ile yer değiştirmesi, yalnızca yaşa değil, düzene dair bir itirazın da reddidir. Sue güçlü, genç, arzulanan bir figürken; Elizabeth çürüyen, dışlanan, artık tanınamayan bir bedene dönüşür. Bedenin ikiye bölünmesiyle ortaya çıkan bu grotesk ikilik, yalnızca fiziksel değil, varoluşsaldır.4

Kristeva’ya göre ceset, iğrenç olanın en uç formudur: “Ceset, yaşamı yağmalayan ölümdür” der. Ve tam da bu yüzden, düzen onu dışlamaya, görmezden gelmeye mecburdur.5Filmde Elizabeth’in giderek bir cesede dönüşmesi, serumla beslenen Sue’nun yaşaması pahasına gerçekleşir. Yaşam, ancak bir başka bedeni tüketerek sürdürülebilir hâle gelir. Bu temsil, hem patriyarkanın hem de kapitalizmin güzellik anlayışını grotesk bir şiddetle açığa çıkarır.

En sonunda, bu iki bedenin çatışması — kırık aynalar, deforme yüzler, parçalanan uzuvlar — yalnızca korku üretmek için değil; seyirciyi iğrenç olanla yüzleştirmek içindir. Sue’nun bedeni, gençlik takıntısının son formuna, Elizabeth’in bedeni ise sistemin dışladığı her şeye dönüşür. Ve Kristeva’nın dediği gibi: “İğrenç olan, beni anlamın çöktüğü yere doğru sürükler”.6

Güzellik Normlarının İnşası: Bedenin Biçimlendirilmiş Tarihi

İğrenç olan hep dışarı atılır, hep bastırılır; ama dışarıda bırakıldıkça içerideki yapının kendisini açık eder. Güzellik de tam böyle işler. Ne kadar tanımlanırsa, o kadar kırılganlaşır. Ne kadar dayatılırsa, o kadar politikleşir. Kadınlar için güzellik hiçbir zaman sadece bir estetik mesele olmadı. Bedenin nerede başlayıp nerede bittiğini belirlemek isteyen her iktidar gibi, güzellik de sınır çizer, hizaya sokar, dışarı taşanı susturur.

Tarih boyunca bu sınırlar değişti ama işlevi değişmedi. Antik Yunan’da oranlıysa ahlaklıydı. Ortaçağ’da örtülüyse masumdu. Rönesans’ta bakılasıysa değerliydi. Her dönemde kadının bedeni şekillendirildi; ama hiçbirinde onun ne düşündüğü, ne hissettiği sorulmadı.7 Güzellik, hep dışarıdan bakılarak tanımlandı. Kadının kendine bakışına ise sıra hiç gelmedi.

Zamanla bu denetim biçimi daha inceldi. Moda geldi, medya geldi, reklamlar, vitrinler, influencer’lar… Güzellik artık bir seçenek gibi sunuluyordu. “Kendi stilini yarat, kendi bedenini sev” gibi cümlelerle süslenmiş bir özgürlük yanılsaması olarak karşımıza çıkıyordu. Jean Baudrillard’a göre bu karşımıza çıkış, tam da sistemin kendisidir. Moda, farklılaşma vaadiyle herkesi aynı şeye benzeten bir döngüdür. Özgünlük bile merkezden onaylı olmalıdır.8 Bu yüzden artık “kendin gibi olmak” bile bir norm hâline gelmiştir.

Güzellik, seçilmiş bir özgünlük değil; kuralları daha şık ambalajlarla dayatılan bir disiplin biçimi olarak kalır. Ve bu disiplin, yaşlanan bedeni hep dışarıda bırakır. Çünkü yaş, anlatılmaz. Yüzde görünmemeli, elde sezilmemeli. Yaşlanan beden, sistemin vitriniyle uyumsuz hale gelir. Tıpkı Elizabeth gibi. Göz önünde kalmak istiyorsan, genç kalacaksın. Kalmazsan, dışarıdasın.

Bedenin Parçalanışı


Güzellik sınırlar çizer; bu sınırları ihlal eden her şey, dışlanır. Ama bazen dışlanan şey, kapıyı kırarak geri döner. The Substance bunu yapıyor. Bastırılan yaşlılık, bedenden dışarı atılan çatlak, kırışıklık, kan ve çürüme — hepsi daha da grotesk, daha da parçalı bir şekilde sahneye dönüyor. Artık gölgede değil; tam ekran, bütün çıplaklığıyla.

The Substance (2024), bir televizyon ikonu olan Elizabeth Sparkle’ın düşüş hikâyesiyle açılır. Kameraların gözdesi, bedeninin onaylanmış hâline sıkı sıkıya tutunan bu kadın; yaşlandığında, sadece görünmez değil, aynı zamanda tehditkâr da kabul edilir. Ona sunulan bir “çözüm” vardır: The Substance adlı bir serum. Bu madde, onu gençliğinin bedensel versiyonuyla — Sue — bölmeyi teklif eder. Ancak bu dönüşüm bir kurtuluş değil, parçalanmadır. Film, güzellik ideallerine, yaşlanma korkusuna ve bedenin kimlik üzerindeki gücüne grotesk bir dille yaklaşır. Estetik olanla iğrenç olanın sınırı sürekli yer değiştirir; seyirci, neye tiksinip neye hayran kalması gerektiğini ayırt edemez hâle gelir.

Elizabeth’in bedeni ikiye bölünüyor. Genç, arzulanan ve güçlü bir figür olan Sue ile yorgun, dışlanan ve kontrol edilemeyen Elizabeth aynı bedenden doğuyor. Ama sistem yalnızca birini kabul ediyor. Sue ışıklara çıkarken, Elizabeth yavaş yavaş çürüyen bir artığa dönüşüyor. Biri yaşarken, diğeri saklanıyor. Besleniyor. Bekletiliyor. Bir kadın, ancak diğerinin yokluğu pahasına var olabiliyor.

Julia Kristeva’ya göre iğrenç olan tam da budur: Kimlik ile yabancı olanın iç içe geçtiği, sınırların çözüldüğü ve benliğin tehdit altında olduğu hâl. Elizabeth’in çürümeye başlayan bedeni, sadece yaşlanmıyor; aynı zamanda bir “ceset” gibi konumlanıyor. Kristeva’nın ifadesiyle “ceset, yaşamı yağmalayan ölümdür”.9 Bu durumda Elizabeth, yalnızca yaşlı değil; yaşamın sürekliliğini tehdit eden bir şey hâline geliyor.

Filmin estetik dili, bu tehdidi göstermekle kalmaz; hissettirir. Kırık aynalarda yansıyan deforme yüzler, gözün gövdeyle barışamadığı anlar, uzuvların çatırdayarak birbirinden ayrıldığı sahneler… Hepsi seyirciyi bir seçim yapmaya zorlar: Bakacak mısın, yoksa gözünü mü kaçıracaksın?

Bu noktada Sue’nun bedeninin giderek daha grotesk bir hâl alması, gençlik arzusunun da ne kadar kontrolsüz ve tehditkâr olabileceğini gösterir. Güzel kalmak uğruna sınır tanımayan beden, sonunda sınırlarını kaybeder. Ve Kristeva’nın dediği gibi: “İğrenç olan, sistemleri, kuralları ve sınırları rahatsız eder. Sınırlara, konumlara ve kurallara saygı göstermez.”10 Film bu temsillerle yalnızca korku üretmiyor; düzenin kendisini görünür kılıyor. Güzellik normlarının parçalanması, aslında bu düzenin yüzeyini çatlatıyor. Elizabeth’in parçalara ayrılan bedeni, yaşlılıktan değil; dayatılan gençlik idealinin ta kendisinden kaçmaya çalışıyor.

Kaynakça:

1. Kristeva, J. (2004). Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme. Çev. N. Tutal.
İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 13.

2. Kancı, T., & Tarcan, U. (2022). “Beden, Abjeksiyon ve Patriarkal Tahakküm.”
Alternatif Politika, 14(2), s. 311.

3. Kristeva, 2004, s. 16.

4. The Substance (2024). Yönetmen: Coralie Fargeat.

5. Kristeva, 2004, s. 18.

6. Kristeva, 2004, s. 17.

7. Çetgin, F. (2022). “Değişen Güzellik Anlayışı ve Kadın Bedeni Üzerinden Sanatta
Temsili”, Sanat-Tasarım Dergisi, Sayı: 13, s. 33.

8. Baudrillard, J. (2012). Tüketim Toplumu: Söylenceler/Yapılar, (Çev. H. Deliceçaylı &
F. Keskin), İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 155, 162.

9. Kristeva, J. (2004). Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme, (Çev. N. Tutal),
İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 17–18.

10. Kristeva, 2004, s. 22.


Feminist Çerçeve sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın